18 Kasım 2017 Cumartesi

EVİN İFFETİ

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
“Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!
Salonun en kuytu yerine geçti, köyden getirdiği yer minderinin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:
“Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!” dedi.
Yaşlı kadın manidar bir şekilde iç çektikten sonra:
“Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşallah!” dedi.
Evin gelini:
“Aman anneciğim, eskidenmiş onlar! Şimdi acıkan sofraya oturur, o da gelince yer.” dedi. Yaşlı kadın:
“Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.”
Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
“Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti? Anlat bakalım, merak ettim!” dedi.
Yaşlı kadın söze başladı:
“Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Asla babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, Besmele çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe. Sonunda da sofra duasını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç ailece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!”
Torunu:
“Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!” dedi.
“Hayır yavrum, bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hatta köyümüzde akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı.
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu halde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hatta perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”
Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir eda ile salonun perdelerini çekti.
“<<Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur>> derdi büyüklerimiz.
Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahalisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as! Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla, Altında ne olduğu görünmesin! İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada imanımız kalmaz!» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.
Bugün yemekler dışarıda yeniyor, göz hakkı oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde… Hiç şifa olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep eza veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.
Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde. Evin içinde yaşananlar, asla dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar. Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcığım!” dedi gelinine. Leylâ mahcup bir şekilde:
“Evet anneciğim.” diyebildi.
Torunu:
“-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar.”
“Ay ne ayıp… İnsan hiç yediğini söyler mi?”
“Ah anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşya ve kıyafetlerin, hatta beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar.”
“-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak, evler çırılçıplak kaldı desene.” dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:
“Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük. Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada. Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, imandan bir şubedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye. Aslında bir hadis, hadis-i kutsi hem de. Yani manasını Allah’ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis…
Bu hadis-i kutsiye göre:
“Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselam’ı yarattığı vakit Cebrail aleyhisselam ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem! Bunlardan dilediğini seç!»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:
“Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden asla ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!” diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti.”
İşte bu hadis-i kutside de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitap eden şeyleri kontrol altında tutmak.”
Gelini:
“Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı.” dedi.
Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
“Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!” dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allah’a hamd etti.
*****
Gözümüzün de, gönlümüzün de, evimizin de iffeti ne güzel anlatılmış.
Herkes payını alsın, hissesini çıkarsın.
Sevgiyle kalın

15 Kasım 2017 Çarşamba

FİKİR VE DÜŞÜNCE

 Fikir ve düşünce özgürlüğü,ibadet özgürlüğü.yaşam özgürlüğü İnsan oğlu asırlarca okumadan araştırmadan,sorgulamadan sürdürüp birilerine biat etmeyi ve yaşamlarını ona göre yönlendirip RUHEN ÖLÜ BEDENEN YAŞAMAYI tercih etmektedirler.Akıl ve zekayı geri plana atmış duyguları nereye götürür ise oraya doğru gitmektedirler.Sorgulamayan CAHİL, Sorgulatmayan CANİDİR.Müslüman AKILLI VE ZEKİ OLMALIDIR Kİ DİNİNİ YAŞAYIP YAŞATA BİLSİN.

13 Kasım 2017 Pazartesi

HAYAT

hayat, silgi kullanmadan resim çizme sanatıdır. zira hepimizin hayatı, bir resim kağıdı gibi kalemimizin ucundadır.

dileyen başarısız bir ressam oalrak sürekli karalar, çizer ve siler; defalarca en başa döner, yeniden ve yeniden. daha da kötüsü dileyen ilk başarısız çizimden sonra pes eder, resmi de kalemi de bir köşeye fırlatır; kendine ve kaderine küskün mutsuzluğa mahkum olur. dileyen ise önce resim çizeceği beyaz kağıdı, kalemi ve boyaları tanımakla işe başlar. sonra ise hayallerini ve kalbini koyar bir kefeye , diğer kefeye ise gerçekleri ve aklını. hangisi ağır gelirse başlar onun resmini çizmeye. ancak öyle titiz ve özenli çalışır ki tek bir silgi izi bulunmaz resminde. işte bu ressamın çizdiği resim "mutluluğun" resmidir.

zira hayat da bir resim gibidir. bu resmi karalamak da, silip yeniden yapmak da ya da gerçekten ne istediğimizi bilerek hiç silgi kullanmadan çizebilmek de bu resimlerin ressamı olarak bizlerin elindedir. ya bu resmi tamamen karalara bürür ve o karanlıkların içinde boğulur gideriz, ya da gök kuşağının yedi canlı rengini de kullanıp kendimize yaşanası bir dünya kurarız. ama bu her iki resimde de önemli olan; ressamın yani bizlerin resmimizi çizerken yani hayatımızı kurup sürdürürken tek bir silgi darbesine gerek duymadan; yani en az hata ile resmimizi çizebilmemizdir. yani en az hata ve pişmanlıkla mutluluğa ulaşabilmemizdir.

31 Ekim 2017 Salı

EĞİTİM VE DÜZEN

Eğitimde sürekli değişen sadece sınav sistemi olmadı. Bunun yanı sıra öğretmen, öğrenci ve veli tutum ve davranışları da değişti. Asıl değişen Milli Eğitim'in Milli kısmı oldu.
Kültürel yapımıza uymayan, evrensel değerlerle de hiç alakası olmayan yasa ve yönetmelikler; eğitimin sac ayakları dediğimiz okul, öğrenci ve veli arasında bütün köprüleri yıktı.
Demokratik eğitim modeli arayışlarının devam etmesi güzeldi; fakat demokrasiyle uzaktan yakından alakası olmayan girişimler; karşılıklı güven ve iletişimin önüne geçti.
Örneğin bugün birçok veliyi çocuğunun akademik ve psikolojik durumunu görüşmek için okula getirmek de zorluk çekiliyor; öğrencinin gelişimine dahil etmek de zorluk çekiliyor; çeşitli sebeplerden dolayı kuralsız ve düzensiz bir yaşamıyı ilke edinmiş yada farklı yaşantıları model almış gençleri kazanmada gereken desteği okullar ne velilerden ne de yasaları düzenleyenlerden alabiliyor.
Özetle sistemler elbette değişmez değildir; hep daha iyisi planlanır, uygulanır ve düzenlenir; ama kültürel değerlerimizin -ki bunun en önemli yapı taşı olan Türk aile yapımızın bu denli değişmekten ziyade hırpalanıp yok edilmesi; devletimizin ve milletimizin geleceği noktasında çok daha vahim bir duruma gelmesine sebep olacaktır. Bu sebeple Türk Aile yapısını koruyucu ve düzenleyici tedbirlerin alınması öncelikli çalışma alanı olmalıdır.

20 Haziran 2017 Salı

BİLİYORMUSUN GARDAŞ


Hep bizim çocuklar ölüyor .
Üniversitede kavgada yine bizim çocuklar atılıyor ve şehit oluyor. 
Biliyormusun gardaş ;
İçim çok acıyor. İşsiz olan, canı yanan hor görülen, ekmeğe muhtaç olan hep bizim çocuklar.
Tek suçları Türkiye Cumhuriyetini karşılıksız sevmeleriydi.
Çünkü biz asi çocuklardık. Yoktur bize vatandan başka yàr ve Allah'tan başka aşk.
Üzülme can ! Bizim çocuklarımız Bozkurt olacak, Yine aşk vatan olacak !
Biliyormusun gardaş ;
Üzülme yine biz öleceğiz !
Farkımız gabarda , Cudi dağında,
Kandilde ve Türk bayrağının dalgalandıgı her yerde adam gibi biz ve bizim çocuklarımız ölecek Ey Hak !

16 Haziran 2017 Cuma

Allah'ın insanlara gönderdiği dinin temel amacı

 Allah'ın hiçbir ihtiyacı olmadığı halde, insanlara kendisine ibadet adı altında çeşitli ritüeller yaptırarak kazanç sağlamak değil, iyi insan ve iyi toplum yaratmaktır. Din bu dünya içindir, her zaman bireysellikten toplumsalığa geçişi amaçlar.
Eğer ortada etik kurallar, ahlak ve hukuk yoksa, bireysel istisnalar kaideyi bozmadan, din sadece riya ve ritüelden ibarettir ve bu şekilde de din denilen şey dinsizliğin ve kötülüğün ta kendisi olur.
Demek ki neymiş; öncelikle evrensel etik değerler, yerel ahlaki değerler ve hukukun üstünlüğü...
Din, topluma bu değerleri sağlamıyor ve yerleştiremiyorsa, o dinde, dindarlarında veya din adamlarında büyük sorun vardır. Birilerinin sırf Müslüman olduğu için bu değerlere sahip olduğunu sanması, bugün yaşandığı gibi dinsiz, cahil, ahlaksız ve adaletsizlik içinde kaos ve anarşiyle yaşayan toplum oluşturur

“Şehit Şenay Aybüke Yalçın öğretmenimize..

Ey Aybüke... Aysultan; Kader deyip geçmek zor!
Kader kader tamam da, bu şekilde göçmek zor!
Kader mi, kahpelik mi bunu bile seçmek zor!
......Sen erken kurban olmuş, henüz körpe kuzusun,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Düşünsene Aybüke öğretmen oldum derken,
Ne kadar sevinçliydin oralara giderken!
Şehitler kervanına erken katıldın erken...
......Uğrunda güneş batan hilâller yıldızısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
“Ora vatan değil mi? elbet giderim „ dedin,
Bu vatanı sevmenin bedelini ödedin!
Hizmetine karşılık kahpe kurşunlar yedin,
......Kargaların oyduğu bu Milletin gözüsün!
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın…
Söylediğin türküyü dinlerken dondum bir an!
Bu kadar mı insanı haklı çıkartır zaman!..
Evet sana kıyanda ne din varmış ne iman...
......Sen ise ehl-i vatan, Türk‘ün güler yüzüsün,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Demişsin ki Aybüke; “Ne kadar korkarsan kork,
Ölüm bu gelecekse yapılacak bir şey yok..„
Çok haklısın be kızım, çok haklısın inan çok!
......Belli ki imanınla kaderine razısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Ülkücüydün Aybüke, bu yanını görmezler!
Eteğine laf eder, bu konuya girmezler!
İnan onlara kalsa şehitlik de vermezler!
......Halbuki sen şehitler ocağının közüsün,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
On beş temmuz da ölsen kıymetin bilinirdi!
O zaman senin için tam şehit denilirdi!
Ne arkandan laf olur, ne hakkın yenilirdi!
......Ama bugün bak üç-beş zındığın sakızısın!
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Bırak, olsun, aldırma, Seni bilen biliyor,
Senin acın Milletin ta bağrını deliyor,
Bak rengi tazelendi, bak ay-yıldız gülüyor,
......Artık sen o bayrakta beyazsın, kırmızısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Ne zaman ki Türklerin, düşmanları azmıştır,
Onlar ancak hep kendi kuyusunu kazmıştır!..
Çünkü Türk tarihini, kanı ile yazmıştır,
......Sen benim Milletimin alnındaki yazısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Sen ki kara talihi seçerek giden yavrum,
Kefenini eliyle biçerek giden yavrum,
Meleklere karışıp uçarak giden yavrum,
......Her Türk senin ismini yüreğine kazısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Söz verenler sözünü acaba neden tutmaz?
Artık boş boş nutuklar, bu Arif‘i avutmaz!..
Türk olan şehidini unutturmaz, unutmaz!
......Sen Türk‘ün bağrındaki unutulmaz sızısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Ozan Arif
11 Haziran 2017
Samsun