20 Nisan 2014 Pazar

BIR MÜSLÜMAN TÜRKÜN DUASI

Ey yerleri ve gökleri yaratan bizleri yoktan var eden Allahım.
Sen Rahmansın sen Rahimsin. Ey Zülcelali vel ikram.

Bizi kulluğuna kabul et.Bizi sana layık bir kul eyle. Bizi sapıtan azan kullarından uzak tut. Bizi ailemizi çocuklarımızı ve milletimizi, sıratı mustakim de olan kullarından eyle. Dertlilerimize deva borçlularımaza eda eylemeyide nasip eyle. Bizleri kaldıramayacagımız imtihanla sınama. Ahirete intikal eden geçmişlerimize Rahmetinle muamele eyle. Onları kabir azabından uzak tut. Onları yattıkları yerde rahatsız edecek işler yaptırma bize dünyada.
YA ZÜLCELALİ VEL İKRAM.
Bize merhametinle ikramınla muamele eyle. Bizleri senden başkasına muhtaç eyleme.
Galu belada verdiğimiz sözde durmayı. Verdigin nimetlerin şükrünü eda etmeyide nasip eyle ya Rabbi.
Soyumuzdan her zaman olduğu gibi, yine meziyet sahibi, fazilet sahibi, ahlaklı, ilim ve irfan sahibi, vatan perver kahramanlarında yetişmesinide nasip eyle ya Rabbi.
Türk ve İslam alemine birlik ve beraberlik nasip eyle. İçimizdeki ve dışımızdaki münafıklara fırsat verme. Bizi nefsimizle başbaşa bırakma.
Vatanımızın ve Milletimizin düşmanlarına fırsat verme. Bize düşman olanların hesaplarını tersine çevir.
Türk milletine basiret nasip et. Dostunu düşmanını tanımayı nasıp et.
Cesareti Hz Ali den alan, Basirette Hz Ömer gibi olan,
Sadakatte Hz Bekir gibi dolan, Cömertlıkte Hz Osman gibi coşan,
Kullarından eyle ya Rabbi.
Güzel ahlakta mükemmel insanlıkta, her şeyinden düşmanın dahi emin olduğu, alemlere Rahmet olarak indirilen, ülkücü karaterin zirve şahsiyeti, çilelerle yoğrulmuş, iki cihan serverimiz peyğamberimiz Hz Muhammed s.a.v. yolundan ayırma ya Rabbi.
Onun yolunun takipçisi, yılmaz savaşçısı, asla dinini siyasete alet etmeyen, bilakis siyaseti dine hizmet aracı yapan, Mustafa kemali anlamayı, onun kurduğu Türkiye Cumhuriyetini 
ilelebet yaşatmayıda nasip eyle ya Rabbi.
Hazreti Muhammed s.a.v. min ve Mustafa Kemalin yolunun takipçisi, ikisi arasında mükemmel bir sentez oluşturan, Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti Türklük bedenimiz İslamyet Ruhumuz, Kanımız aksada zafer İslamın diyerek binlerce evladını Şehid veren, Dünya Türklüğünün Başbuğu merhum Başbuğumuzun yolundan gitmeyide nasip eyle ya Rabbi.
Ya Hayyum, ya Kayyum
Yedi Kat Semanın ve büyük Gökyüzünün sahibi senden ne istediğimiz sana malumdur. Huzur ve Güven içerisinde, kendi Vatanımızda insanca yaşamak. Müslüman bir Türk olarak kalmak Huzurumuzu bozmaya, Güvenimizi yok etmeye, Vatanımıza bizi Hasret koymaya çalışanlara fırsat verme. Bizi diyarı Gurbet ellerde perişan eyleme. Sevdiklerimizden bizi ayırma, Devletimize Milletimize birlik beraberlik nasip et. Ey noksansız isimlerin sahibi. Ya Esmaül Hüsna. Her şeyin Kendisine, kendisinin hiç kimseye ihtiyacı olmadığı yüce Kudret. Bizi doğru yolundan ayırma, Adaletinden şaşırtma. 
Devlet büyüklerimizin, iktidar Sahiplerimizin Devletimize, Milletimize ihanet etmelerine fırsat verme, ya Rabbi. (Amin)
Onlara insaf merhamet, ahde vefa nasip eyle, ya Rabbi. (Amin)
Vatanımız, Milletimiz üzerinde oynanmakta olan oyunları Milletimizin görmesini nasip eyle. 
Emperyalizmin ve onun Vatanımızdaki ve Uzantılarına Milletimiz, Devletimiz dinimiz üzerinde oyun oynamalarına fırsat verme,oyunlarını kendi alehlerine çevir.
Şu mazlum Türk Milletine ve mazlumların hamisi Milletimize Kendisinden olan, kendi Soyundan, kendi canından, kendi inancından Yöneticiler nasip eyle ya Rabbi. (Amin)
İnsanlığın ümidi İslama, İslamın ümidi Türk milletine,Türk milletinin ümidi Ülkücülere bir kez olsun iktidarı nasip eyle Ya Rabbi Amin.


ÜLKÜCÜ-TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE YAŞAM FELSEFESİ

Dava adamları, o davanın şartlarını ve gereklerini kendi kişiliklerinde yaşamazlarsa,o davayı bir adım ileri götüremezler.’’
Alparslan TÜRKEŞ
Kendini arayış evreniyle başlayan ergenlik çağındaki ‘’kimlik krizi’’ dönemleri belli davalar ve belli düşüncelere sadakat ile tanımlanmaktadır. Ve bu devir her sosyal aşamadan farklı özellikler edinilerek devam eder. Ta ki sadakat, bireyin ait olma hissi ve hayattaki amacını destekleyene kadar. Birçoğumuz ergenlik çağının ‘’kimlik krizi’’ dönemini baya bir zaman önce geride bıraktık. Belli düşüncelere olan sadakatimizi belirterek, her birimiz farklı kişisel özellikler edindik. Ait olma hissi ve hayattaki amacımızı belirleyen davalara verimli ya da verimsiz katkılarda bulunduk. Peki, belli düşüncelere olan sadakatimizde yaşam tarzımızın bulunduğumuz çizgiyle ne kadar iç içe olduğunu ya da yaşamımızı hangi tarza uydurduğumuzu hiç düşündük mü?
‘’Ülkücü- Türk milliyetçiliği yaşam tarzımız olmalıdır!’’. Bir dost meclisinde sarf edildi bu cümle ve bana kendi adıma bir öz eleştiri yapma fırsatı sundu. Düşününce davamız ve yaşam tarzımız arasındaki ince çizginin farkına varıp, bu yolda kendimizi ne kadar geliştirmemiz gerektiğini düşündüm. Kaçımız bu durumun farkında olup, kendi yaşam tarzını belirlemiştir acaba diyerek bu yazıyı kaleme aldım. Yaşam tarzı, kişinin inandıkları, önem verdikleri, alıştıkları, vazgeçemedikleri, kaçındıkları, savundukları ve uyguladığı eylemlerden oluşuyorsa; ben Ülkücü-Türk milliyetçiliği mefhumunu hayatımda nereye koymalıyım ya da hayatımda nereye koydum diye düşünmekten alamadım kendimi.
Birçoğumuz hayatın akışında ikinci ya da üçüncü plana ittik aslında Ülkücü-Türk milliyetçiliğini ve geri plan haline itilen bu durum hepimizin içinde reddettiği ve vicdanı çaba gösterdiği bir durumdur. Fakat hayatımızın kısa ya da uzun bir döneminde ‘’top 10’’ listemizin zirvesinde yer alan Ülkücü- Türk milliyetçiliği, zaman içinde nasıl olduğu anlaşılmadan listede gerilemeye başlamış ve zirvedeki yerini başka mefhumlara bırakmıştır. En büyük sorunumuz olan kavram kargaşasına yenik düşen Ülkücü-Türk milliyetçiliği, yaşam tarzı haline getirilmesi gerekirken, kimilerimiz için ütopik hayallerin peşinde koşan bir hevesten öteye geçememiştir. Amacımız, mükemmeliyeti  arttırmak mı keyfiyet peşinde olmak mı(?) o da tartışılır, fakat sıradanlaşıp, dik durmayı beceremeden, şahsiyet sahibi olamadan, iradesiz bir tavır ile Ülkücü-Türk milliyetçisi olamadığımız gibi, Ülkücü-Türk milliyetçiliğinin temellerinin sağlam atılmadığı ve oluşmamış kişiliğimizin üstüne, bu durum yaşam tarzımız olarak eklendiğinde ortaya çıkacak hezimet hepimizi üzecektir.
Boş insan yaşam tarzı sahibi olamaz. Yaşam tarzı, taklit etmekten çok insanın kendini yorumlamasıyla özdeştir. Kişilerin geçmiş dönemlerde neler yaptığından çok, ‘’Artık ben neler yapabilirim?’’ muhasebesine girmesidir. Belli dönemlerde yapılmış olanları taklit etmek hepimizin üzerinde eğreti durduğu gibi, bizleri eleştiri ve yeniliğe kapatmış, yeni fikirlerle beslenmemizi engellemiştir. Oysa ki, yaşam tarzı doğuştan insanların üzerine yapışmış  bir durum değildir. Daha öncede belirttiğim gibi, ergenlik çağında ‘’kimlik krizi’’ döneminde kişilerin seçtikleri yol neticesinde ortaya çıkan, sonradan edinilen, inandıklarını hayata döktükleri ve vazgeçemedikleri bir tutumdur. Yani zamanla üretilerek ortaya çıkar. Zamana yayılmadığı sürece de havada kalan, kalıplaşmış fikirlerin ışığında, kişinin sürekli birilerini taklit etmesiyle edinilen yaşam tarzından bir fayda görülemeyeceği gibi, çevredeki insanlara ve topluma bir fayda sağlanamaz.
Yaşam tarzında tutarlılığı sergilemek, ne üreteceğine, ne de ürettiklerini nasıl bir şekle koyacağına karar vermektir. Tutarsız bir yaşam tarzı, arkasında bir yığın fikri boşluk bırakarak ilerleyeceği gibi belli bir zaman zarfı neticesinde, havada kalan fikirlerden dolayı kişileri buhrana sokmaktadır. Yaşam tarzlarındaki bu tutarsızlıklardan doğan fikri boşlukları insanlar, kalıplaşmış fikirlerle doldurmak ihtiyacı duyarak, durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmaktadırlar. Kalıplaşmış fikirler, genellikle eleştiriye açık olmadığı ve bir mihenk taşı edasıyla sahiplenildiği için, bizleri ne ileriye taşımış ne de geri götürmüştür. Stabil bir tutum sergilememize neden olan fikirler, Ülkücü-Türk milliyetçilerinin kâbusu olmuştur.
Yaşam tarzı, sadece kılık kıyafetle edinilecek ya da kaybedilecek bir durum da değildir.  Bu durum, sadece fikirlerin evirilmesi ve meydana çıkan fikirlerin ise eleştiri ve yorum süzgecinden geçirilerek hayatın her alanında kullanılabilecek bir kimlik halini almasıyla muhtemeldir.
Oysa ki; Ülkücü-Türk milliyetçiliğini yaşam tarzı haline getirememiş, bu yapıyı bünyesinde sindirememiş bir çok büyüğümüz; 70’li ve 80’li yıllarda milliyetçiliğin ve ülkücülüğün çatısı altında yer alırken, şimdilerde kendilerini başka partilerin fikirlerine doğru yöneltmiş, yaşam tarzı haline gelmemiş davaların, boşlukta kalan fikirlerinin hezimetlerini gözler önüne sermişlerdir. Ancak kendini davasına adamış ve ne olursa olsun bu davadan şaşmayan, kişilere, kurumlara takılmadan, Ülkücü- Türk milliyetçiliğini bünyelerinde sindirmiş ve hayatlarının başköşesine yerleştirerek, bir abidevi şahsiyet örneği çizen büyüklerimizin olması da, yaşam tarzımızın davamızla nasıl yoğrulacağını bizlere birer temsil olarak göstermişlerdir.
Sonuç olarak; canlılarda, zekâ seviyesi arttıkça yeniye özlem ve kendini yenileme gücü artar. Çünkü zekâ, tek düze olmayı kabul etmez.  Büyük dava adamı Hüseyin Nihal ATSIZ’a göre; ‘’Türk milliyetçiliğinin özel adı Türkçülüktür. Her meslek erbabının kendi alanında en iyi olması Türkçülüğün yani Türk Milliyetçiliğinin birinci şartıdır.’’. Her birimiz eninde sonunda kendi gözlerimizle dünyaya bakarız. Ve bu dünya; bizim Ülkücü-Türk milliyetçiliğini yaşam tarzı haline getirmiş olduğumuz dünya ise; attığımız her adımda, yaptığımız her işte ve sahip olduğumuz her rütbede bir adım önde olduğumuzu göstermemiz gerektir.  Çünkü, vereceğimiz kararlar tutarlı, atacağımız adımlar emindir. Unutmayalım ki; bir milletin gerçek nüfusu ülkü sahibi, erdemli insanlarının sayısı kadardır!