1 Mayıs 2014 Perşembe

3 MAYIS TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ

3 Mayıs dünya Türkçülük günü binlerce yıllık şanlı bir tarihe sahip olan halkın günüdür. Türkler, yazılı kaynaklarda M.Ö. 500’lü yıllardan itibaren görünmeye başlamıştır. Bilindiği kadarıyla Türk halkı anayurttan ayrılışla birlikte geniş bir coğrafyaya sahip olmuş ve bugün doğu Avrupa’dan Çin’e kadar geniş bir alana yayılmıştır. Türk boylarının birçoğunun günümüze uzayan kolları bulunmaktadır. Bu toplulukları aynı çatı altında birleştirme ülküsü ne kadar ütopik olursa olsun bu düşüncede olan insanların atmış olduğu adımların kutlandığı gündür 3 Mayıs. 1944 yılından itibaren yer etmiştir yaşantımızda. 
3 Mayıs’a at gözlüğüyle bakmamak gerekir. Bundan 100 yıl önce yurdumuzu işgal etmeye çalışanların en büyük düşman olarak gördükleri kişi tüm dünyaya 23 Nisan’ı bıraktı arkasında ve bugün eski düşmanlar dahi coşkuyla kutlamakta çocuk bayramını. Hz. Ali’nin güzel bir sözü var “aslını inkâr eden haramzadedir” diye. Aslını inkâr etmeden, ne olduğunu unutmadan “özüne sahip çıkan” her Türk evladı Türkçüdür bir noktada. Tüm ulusun Türkçülük bayramı kutlu olsun. 3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin,Türk Milletinin varlık davası için çektikleri ızdırabın, elemin,
gözyaşının ifadesidir 
* Alparslan TÜRKEŞ

Türk milliyetçilerinin efsane lideri Başbuğ Alparslan Türkeş, ömrünü, Türklüğe ve Türklük 
mücadelesine adamıştı...

Türk’ü ve İslam’ı Ön Asya topraklarından kazımak isteyen güçler hiç eksik olmadı

Türklüğün düşmanları hep vardı
“Anadolu’yu Türksüzleştirmek” stratejisinin adı olan ’Şark Sorunu’na Mustafa Kemal’in 90 yıl önce örgütlediği direnişin kırılıp kırılamaması, sonucu tayin edecektir...

Türk milletinin tarih ve coğrafya karşısındaki hukukunu talep etmenin kavgasının adına Türkçülük denmektedir. Süreç içinde Türkçülük; Türk’ü ve İslam’ı Ön Asya topraklarından kazımak isteyen güçlerle buna direnen milli kuvvetler arasında yaşana gelen olaylar zinciridir. Bu yönü itibarıyla da Türkçülük, kimi zaman Mustafa Kemal’in Damat Ferit iktidarına; kimi zaman Kuvayı Milliyenin Sait Molla ve Rahip Frew’in işbirliğine; kimi zaman da Sabahattin Ali ihanetine Nihal Atsız’ın attığı tokada indirgenmektedir. Ancak genel anlamda Türkçülüğü, Batılı güçler ve onların örgütlediği yerli işbirlikçi iradeye karşı, Atatürk ve onun devamı olan kuvvetlerin ortaya koyduğu direniş olarak tarif etmek daha anlamlıdır.
Gerçekde bu kavga Ön Asya’daki toprak hâkimiyetiyle ilgilidir. Yani bu kavga bir mülk kavgası olup; milli güçlerle onun Ön Asya’daki hâkimiyetine karşı olan sömürgeciler arasında yüz yıllardır kesintisiz bir biçimde sürüp gitmektedir. Bu süreçte her iki taraf da -3 Mayıs 2008 tarihi itibarıyla- kesin bir zafer sağlamış değildir. Nihai zafer iki taraftan birinin kesin yenilgiyi kabul etmesiyle sağlanabilecektir. 
Daha da açıkçası “Anadolu’yu Türksüzleştirmek” stratejisinin adı olan ’Şark Sorunu’na Mustafa Kemal’in doksan yıl önce örgütlediği direnişin kırılıp kırılamaması, sonucu tayinde belirleyici olacaktır.

“Yeni Türkiye 
Cumhuriyeti” Söylemi!
Bu süreç geçmişte Türk milletini, tarih karşısında “soykırımcı” ilan eden bir zihniyetin Kaymakam Kemal’e verdiği cevaptı. Bugünlerde de bu sürecin devamı Türklüğe hakareti suç olmaktan çıkaran karşıt bir eylem olarak zuhur etmiştir. Bir başka formda da malum unsurların, Ergenekon adlı Türk milletinin yeniden diriliş efsanesini “Çete” ve suç örgütüyle özdeşleştirme faaliyetleri olarak sürmektedir.
Türkiye’de yaşanan gelişmeler sonucunda milli devlet yanlılarının etkisizleştirilmesi işbirlikçi zihniyeti pervasız yapmıştır. Öyle ki Graham Fuller -sipariş üzerine yazılmış olsa da- haklı olarak yaşanan bu süreci “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” olarak değerlendirmiştir. 
Türkiye’de yaşananları şahıs, vakıa, olgu, hükümet ve dönem temelinde değil süreklilik temelinde ele almak daha anlamlı olacaktır. 
Açıkçası 13. yüzyılda Türklük ve İslamiyet’e karşı “Kutsal İttifak” anlamına gelen Hıristiyan güçlerin gerçekleştirdiği Haçlı Seferleri; 20. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesini esas alan Ön Asya topraklarındaki Haçlı işgali; 21. Yüzyılda da Ön Asya topraklarındaki milli varlığın küresel güçlerin işgal ve satın almaları, aynı mücadelenin değişik formdaki uzantılarıdır. 
Türkçülüğün 3 Mayıs 1944’lerdeki süreci ise Türk Milletine karşı tehdit haline gelen Sovyet Emperyalizmine karşı oluşan milli direnci simgeler. Türkçülük bu yönü itibarıyla Milletinin bağımsızlığını, milli devletin devamlılığını, ülke topraklarının bütünlüğünü esas alan Atatürkçü iradeyi temsil eder. O dönemde tutuklananlar milli bağımsızlık yanlıları, yargılananlar da gerçekte Atatürkçü irade olmuştur.
1940’larda edebiyat, tarih, sosyal ve kültürel muhtevalı derslerin içeriği millilikten uzaklaştırılarak değiştirilmiştir. Bu değişiklikle, Türk gençliğinin kendi milli, ahlaki, insani ve kültürel değerlerine yabancılaştırılması amaçlanmıştır. Bu gelişmelere karşı Atsız ve arkadaşları şiddetli bir biçimde itiraz etmişlerdir. Bu itirazlar tutuklanmalar, işkenceler ve tabutluklara tıkılmakla karşılık bulmuştur. Böylece meşrutiyet yıllarından ve Atatürk devrinden 1940’lara uzanan Türkçülük adeta devlet düşmanı ilan edilerek, gençlik ve aydınlar milliyetçilik dışı ideolojilerin her türlü operasyonuna açık hale getirilmiştir. 1944 olayları bütün bunlara karşı ortaya konulan milli refleksti.

Günümüzde Mücadelenin 
Aldığı Yeni Şekli!
Günümüzde gelinen noktada da Türkçülük, Türk milletinin meşru çıkarlarını savunmaktan ibaret bir içeriğe bürünmüştür. Bu gelişmelerdir ki, Türkiye’nin eski Dışişleri Bakanlarından Turan Güneş’e “Milliyetçilik, Türk’ün hakkını gâvura yedirmemektir” sözünü söyletmiştir. 

Nihal Atsız 1944 ve sonrasında verdiği mücadele ile Türkçülük davasının sembol isimlerinden biri oldu


BAĞIMSIZLIĞA VE ULUS DEVLETE SALDIRI
TÜRKİYE’de Türkçülüğe karşı egemen kılınmaya çalışılan şu görüşün hiç de masum bir niyetle ortaya konulmadığı anlaşılmalıdır. “Artık çağımızda ulusal bağımsızlık demode olmuş bir olgudur; karşılıklı bağımlılık dönemini yaşıyoruz” gibi, bu yaklaşım ABD ile Türkiye’yi aynı kefeye koyan bir safsatadır. Bu görüşte bir anlamda küreselleşme ile emperyalizmin nasıl da özdeşleştiğine vurgu yapılmaktadır. Ulusal güç ve sınırların ötesine taşan kurumların gelişmesinin uzun vadeli etkisi ulus-devletin geçerliliğini kaybetmesini değil, sağlamlaştırmasını sağlamıştır, şeklindeki yaklaşımlar da söz konusudur.
BU faaliyetlerin açık bir psikolojik operasyon olduğunu çağrıştıran çok sayıda kanıt göstermek mümkündür. Öteden beri her fırsatta şehit, gazi, Türk, Türklük, Vatan, Vatansever, Milli, Milliyet, Milliyetçilik kavramlara yapılan saldırıların da aynı amaca hizmet etmektedir.
NOAM Chomsky de şu tespiti yapıyor: “Ortadoğu’da ulusallık ve ulusal kimlik yok edilmeli, bunun için de Ortadoğu Osmanlılaştırılmalıdır. Böylece bölgede Batı çıkarlarına karşı çıkacak ulusal güç ve direnç kalmayacak, sistemin çarkları rahatlıkla işleyecektir. ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit bağımsızlık tehdidi. Asla hoş görülemez”. Bill Clinton 2000 yılında “Küreselleşme gevşek sınırlar ister. Üniter devlet yapıları küreselleşmeye uygun değildir” demiştir. Barnet ve Müler ise “Evrensel kâr maksimizasyonu, ulussuz bir bilincin oluşmasını gerektirmekte ve evrensel şirketler, bu tür bir bilinç geliştirmenin çeşitli yollarını keşfetmiş bulunmaktadır”.
SON zamanlarda ulusal bir gazete, insanlığın geleceğini millet, milliyet, milliyetçilik, milli devlet ve milli egemenlik gibi “fantazmalar ağı” ndan kurtarılmasını savunmaktadır. Onlar uluslararası şirketlerin ve onun arkasındaki küresel gücün amaçlarına uygun görüşler ileri sürmektedir. İşte onlardan birkaç alıntı; “milliyetçilik ulusu bütünleştirici olması için başkalarını dışlaması gerekiyor” onun için “milletin herhangi bir insan kümesinden değerli olmaması gerekir!” diyerek, “milliyetçiliğin iyisi yoktur” yargısına ulaşmaktadırlar. Bu bağlamda milliyetçiliğin yerine, çözümlerin en eskilerinden birisini öneriyorlar: “Dünya Vatandaşlığı”. Bu gazetenin bir başka yazarı da “Bağımsızlığımızdan vazgeçmemizi istiyorum. Hiçbir ulusun bağımsız olmamasından yanayım” diye yazmıştır. Tüklüğe ve Türkçülüğe saldıranların gerçek amacı yeterince açıktır. 
EVRENSEL şirketlerden, küresel operasyon yapanlara ve onlarla aynı biçimde düşünen iç mihrakların tamamı “Milli Devlet” ve milliyetçilik düşmanlığında birleşmektedir. Son zamanlarda Türkiye’de bazı gazeteler “milliyetçiliğin yükselmesi” ne dikkat çekerek tedbir üstüne tedbir alınmasını öneren yazılarla dikkat çekmiştir. Daha sonra ABD’ci Genomculara atfen “Türkiye’de Türk genlilerinin az olduğu” nu iddia eden yazılar bu gazetelerde yayınladı. Ardından ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Fried’in, “Milliyetçilik gurursuzluktur” biçimindeki sözlerine yer verdi. Salman Rushdie’nin “milliyetçilik ötekine bakmayı bilmeyenleri cezp ediyor” gibi oportünist sözlerini manşete çekti. Son haberlerinden birisinde de bu gazete milliyetçilikle ilgili ABD’li yetkililerden birisinin “Türkiye’deki kavgacı milliyetçilikten endişeliyiz” sözlerine yer vermiştir. Gerçekler işbirlikçi güçlerin, ülkede meydana gelen hemen her olumsuzluktan milliyetçiliği ve milliyetçileri sorumlu tutması rastlantı olmadığını gösterir niteliktedir. Bu küresel bir projenin uzantısıdır. Son zamanlarda Türk’e, Türkçeye ve Ulusalcılığa yöneltilen suçlamaların hiçbirisi tesadüf değildir. Bazı gazete, televizyon kanalları ve dergiler Türk Milliyetçiliği aleyhtarlığını neredeyse bir meslek haline getirmiştir. Türk Milliyetçiliğine yönelik olarak yapılan suçlamalarda görülen önyargı ve kasıtlar bunun kanıtı niteliğindedir.

ATSIZ’ın kaleminden
3 Mayıs 1944
3 MayIs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O, zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, ebedî ve ilmî sınırları pek de aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayısında birdenbire hareket oluverdi.
ALİ Suaviler, Süleyman Paşalar, Mehmet Eminler, Ziya Gökalplar, Rıza Nurlar yalnız duygu, düşünce, iş Türkçüsü idiler. Hareket Türkçüsü olmamışlardı. Çırağan baskını Türkçü Ali Suavi’nin siyasî bir hareketiydi. Bunun Türkçülükle ilgisi yoktu. Sıhhiye Vekili olduğu zaman gayrî Türkleri atarak yerine Türkleri yerleştiren Rıza Nur fiilî Türkçülük yapıyordu. Fakat bu da hareket değildi. Türkçülükte ilk hareketi, 3 mayıs 1944 Çarşamba günü, Ankara’daki birkaç bin meçhul Türk genci yaptı. Bu bakımdan Türkçülük tarihinde onların hususî bir şerefi vardır.
Bundan sonra 3 Mayıs Türkçülerin günüdür. O’na bir bayram diyemiyeceğiz. Çünkü yıllarla süren büyük ızdırabımız o gün başlamıştır. O’na bir matem demek de kabil değildir. Çünkü bunca sıkıntıların arasında bize büyük bir imtihan vermek, yürekliyle yüreksizi er meydanında denemek, yahşı ile yamanı ayırmak fırsatını vermiştir. O güne kadar tehlikelerden gafil bir çocuk toyluğu ile yürüyen Türkçülük 3 Mayıs’ta gafletten ayılmış, maskelerin arkasındaki iğrenç yüzleri görmüş, can düşmanlarını tanımış, dost sandığı hainleri ayırt etmiş, hayalin yumuşak bulutlarından gerçeğin sert topraklarına düşmüştür.
BÖYLE sağlam bir sonuca varmak için çekilen bunca sıkıntılar boşa gitmiş sayılmaz. Bundan dolayı biz 3 Mayıs’a Türkçülerin günü deyip çıkıyoruz.
HOŞLANMAYANLAR onu benimsemesin. Yalnız kendilerine benzeyenler, yani Türke benzemeyenler onu yadırgasın. Biz 3 Mayıs’ı sevmekte devam edeceğiz. Türkçülük, tek sandığı düşmanına karşı 3 Mayıs hareketini yaparken onun çift olduğunu acı bir deneme ile öğrendi. Bu millî hareketin zaferinden korkan Türkçülük düşmanları, Türkçüler ortaçağı andıran vahşetlerle hapse atılır ve aleyhlerinde türlü yayınlar yapılırken, onları tartışmaya çağırmak garabetini de gösterdiler. Tarih bunu bağışlamayacak ve Türkçülerin günü olan 3 Mayıs, bir gün Türkler’in günü olunca onlar tarihin büyük mahkemesinde lâyık oldukları akıbete uğrayacaklardır.
TÜRKÇÜLER! Toplu veya yalnız, her yerde 3 Mayıs’ı analım. Analım ve Kür Şad’ın hâtırasını yüceltelim...
NE mümkün zulm ile bîdâd ile 
imhayı hürriyet,
ÇALIŞ, idrâki kaldır muktedirsen 
âdemiyyetten!
Hüseyin Nihal Atsız