11 Aralık 2015 Cuma

SEVERSENİZ ÖĞRETİRSİNİZ


Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.
Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının ol...madığını dile getirmişlerdi.
Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve ayni çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.
Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sinin olağanüstü bir basari gösterip, avukat, doktor ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.
Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma sansı oldu.
"O koşullarda nasıl bu kadar basarili oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep ayniydi: "Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde."
Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, basarili birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.
Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:
"Çok basit" dedi, "Ben o çocukları çok sevdim."

9 Aralık 2015 Çarşamba

BİR İPİN HESABI

Zenginin biri ölmeden önce şöyle bir duyuru yapmış ;
"Ben öldüğümde, kim benimle mezarda bir gece kalmaya razı olursa, malımın yarısı onundur.."
Bunu duyan bir hamal :" Şu elimdeki ipten başka kaybedecek neyim var ki.." diye düşünmüş ve teklifi kabul etmiş.
Bir süre sonra da zengin adam vefat etmiş..Hamala "Hadi bakalım.." demişler.. O da yanından ayırmadığı ipiyle beraber zengin adamla birlikte kabre konmuş ve üzerleri örtülmüş..Gece olduğunda, sorgu melekleri gelmiş ve bir de bakmışlar ki, biri ölü biri diri iki kişi.."Ölü nasıl olsa burda, garanti, biz şu diriden başlayalım..." demişler ve hamala sormaya başlamışlar..."O ipi nerden aldın, onunla ne kazandın, kazandığını nerelere harcadın....." sabaha kadar hamalı doğduğuna pişman etmişler...Sabah olduğunda mezar açılmış ve herkes hamalı tebrik etmeye başlamış :" Helal olsun, başardın...Artık zenginsin, malın yarısı senin..." Hamal : "Aman" demiş..."Ben almayım, bir ipin hesabını verene kadar akla karayı seçtim.....

5 Kasım 2015 Perşembe

BÜLBÜLÜN GÜLE OLAN SEVDASI

Bülbülün Güle Olan Sevdasını Bilirmisin ?
Bülbül O Güzel Sesiyle,Güle Hep Şarkılar Söyler,
Gül Bunu Duyar,Duyarda Birşey Diyemez,
Çünkü O Toprağa Bağlıdır.
Bülbül İse Özgürdür,Kanatları Var Uçabilir,
Bunu Bilen Gül,Bülbülün Güzel Sesine Karşılık Veremez.
Bülbül Vazgeçmez Sevdasından,
Devam Eder Sevdiğine Şarkılar Söylemeye.
Gül Bülbüle;
Sen Hiç Yorulmazmısın Der.
Bülbül Güle;
Sevmekten Kim Yorulur Diye Cevap Verir.
Çünkü Bilir Gülün Şarkılarını Ne Kadar Sevdiğini.
Hergün Bıkmadan,Usanmadan,Yorulmadan,
Şarkıları Söyler Çok Sevdiği Güle.
Taa ki Gözlerini Ebediyen Kapatacağı Vakte Kadar.
Bunu Neden Anlattın Diyeceksin,
Diyebilirsin Hakkın.
Bunu Sana Anlattım,
Çünkü Bülbül Güle Nasıl Bağlıysa,
Bende Sana Öyle Bağlıyım.
Bıkmadan,Usanmadan,Yorulmadan,
Şarkılar Söyleyeceğim Sana,
Taa ki Gözlerimi Ebediyen Kapatıncaya

Kadar.

6 Ekim 2015 Salı

ADALETİN OLMADIĞI YERDE AHLAK DA YOKTUR.

Milletleri ve devletleri var eden, ayakta ve diri tutan unsurlar vardır. Bunların en önemlisi de şüphesiz, o milletlerin ve devletlerin adalet anlayışları ve uygulamalarıdır.
Şayet bir milletin adalete olan güveni sarsılırsa, onun yerine ikame edilecek ikinci bir unsur yoktur.
Milletimizin Adalet anlayışı o derece güçlüdür ki, “şeriatın kestiği parmak acımaz” denir!. Burada ki şeriat “Adalet”tir.! Bu teslimiyettir, bu inançtır.
Yazık ki; her şeyi olduğu gibi adaletin terazisini de güçlüden yana bozmuş durumdayız.
Karl Marx’ın söylediği rivayet edilen; “Hukuk, büyük sineklerin parçalayıp geçtiği,küçük sineklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağıdır. Sözü tam da bizim mevcut hal-i ahvalimizi resmediyor. Adalet ve hukuk düzenimizi anlatan bundan daha güzel bir tanım olamaz!
Bu ülkede Hukukun tokmağı, adalet sağlamak için değil can yakmak için kullanılıyor.
Herkes her zaman şunu savunur "adalet bir gün herkese lazım olacak."
Ne zaman lazım olacağı belli olmaz ama sadece sana lazım olduğunda adaleti savunursan sesini kimseye duyuramazsın.  
Adalet hep birilerine eksik, birilerine hep fazla bu ülkede!. Sadece taraflar ve renkler değişiyor!.
Tamamı ile siyasallaşan Hukuk düzenimiz de; Nüfuza göre, güce göre, konjonktüre göre, oy potansiyeline göre adalet uygulamalarımız değişiyor.
Öyle dengesiz bir terazi var ki orta yerde, kısa süre içerisinde bir hainden kahraman, bir kahramandan hain çıkarabiliyor! Denge bozuldu!... Ölçü kalmadı!..
Oysa yüce Yaratıcı Kur’an-ı Keriminde, Müslümanlar için adalet ölçüsünü net olarak koymuştur:
NİSA- 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin veya fakir de olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onları sizden çok kayırır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer şahitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten çekinirseniz bilin ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

MAİDE-8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
 Yukarıdaki ayetleri dikkatli okuduğumuzda net bir fotoğraf görüyoruz: O da, yüce Allah’ın insanlar arasındaki ilişkilerde tesis edilmesini istediği adaletin, hak üzere olmasını emrettiğidir. Adalet ile işi olan kişilerin yani hak arayan, hak dağıtan ve hakkın yerine gelmesine katkıda bulunanların sosyal durumları ve olayla ilgileri ne olursa olsun, mutlak adil olmaları emrediliyor.
Allah (CC), yukarıdaki emirleri yönetim gerektiren tüm işlerdeki yetkili kişileri (amir, hükümdar, müdür, hükümeti yöneten kişiler vb.) kapsıyor ve kişilerin görevlerini yaparken bu uyarılara uymasını emrediyor.
Hazret-i Peygamber’in “Bir saat adaletle hükmetmek; kırk yıl nafile ibadetten hayırlıdır” sözü meşhurdur. “Hazret-i Ömer’in Adaleti” darbımesel olmuştur. Hele onun “Adalet mülkün temelidir”sözü bir şiar olarak vurgulanır. Buradaki mülk, yalnızca bildiğimiz mülkü değil, öncelikle devleti ifade eder. Halk arasında “Küfür devam eder; zulüm devam etmez!” derler. Bu söz “Halkı zâlim olmadıkça Allah bir yeri helâk etmez” mealindeki  âyeti kerimeye dayanmaktadır.
Eğer farklılıklara saygı duymayı başarabilirsek, anlayabilirsek, adil olabilirsek o zaman huzuru da barışı da sağlayabiliriz. Ancak rövanşist bir duyguyla hadiselere  yaklaşarak "o bana yaptı bende ona yapacağım" bitmez bu kin de, bu kavgada!. Birisinin artık iyi ve adil olmayı başlatması gerekir ve ne yazık ki her geçen zaman kayıp olarak hanemize işlemektedir.
Eğer adaleti herkes için istemezsek,şimdilerde olduğu gibi, gücü eline geçiren diğerini sindirmeye, yok etmeye devam edecektir.  
İdeolojilerin savaşında güç kimde olursa adalette onda olur!  Ama olmasın, herkes için adalet olsun ki; lazım olduğunda herkes adaletten faydalanabilsin!


4 Ekim 2015 Pazar

AFFET BABACIĞIM

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu.
Eşi Babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen İnanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi Göze alamazdı.
Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven Bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu. 
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını . Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.
Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. 
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. 

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. 

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. 
Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. 

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. 
Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler. 

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."

17 Temmuz 2015 Cuma

BAYRAM ŞEKERİ TADIN DA…

Günün uzunluğuna, havanın sıcaklığına aldırmayıp Rabbinle arandaki perdeleri kaldırabilmenin, kulluk borcunun yerine getirebilmenin huzurudur bayram…
Oğlunun çok istediği ışıklı ayakkabının parasını denkleştirip, gözlerindeki mutluluğu görebilmektir bayram…
Cefakar, fedakar eşinin sürekli sonra alırız, diye ertelediği elbiseyi ona sunabilmektir…
Annenin, babanın “ Bu bayram tatlınız benden” dediğinizde, yüzlerine yansıyan kocaman bir minnettir..
Bir yetimin başını okşamak, bir açın karnını doyurmak, garipleri giydirmektir, yüzlere bir nebzecikte olsun ışık olabilmektir bayram…
Her gün karşılaştığın ayakkabı boyacısına “es” geçmeyip de durup, elini sıkmak, halini hatırını sorabilmektir..
Hiç tanımadığın birisine tebessüm edebilmektir.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
Evde yalnızlığı son veren ailenin nefesi, çocuklarının neşe içindeki çığlıkları, akşam kapıda karşıladığın eşinin sıcak busesidir bayram..
Güne gülümseyerek, umutlarla,amaçlarla başlamak bayramdır.
Seni düşünen bir dostun varlığı, telefonun ucundan samimiyetle duyduğun bir “günaydın”dır.
Sağlılığının yerinde olduğu, evimizde sevdiklerimizle birlikte yaşamanın zenginliğidir.
Sevdiğin bir dostunla keyifle içilen bol köpüklü kahvenin, hissettirdiği lezzettir bayram.
Yağmurun büyülü havasında kendini bu hırçın güzelliğin kollarına bırakıp,damlaları zerrelerinde hissetmenin verdiği çılgın ürpertidir.
“İyi ki yanımdasın, her şeyi sana borçluyum, pişman değilim” diyebilmektir bayram.
Alnı açık,kimseye muhtaç olmadan yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram…
Hayata rastgele serpiştirilmiş ilahi ikramların, kıymet bilen kullara tat alma zevkinin verilmesidir.
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar ancak insan. Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir, sevmeninkini ise yalnızlık. Bizlere verilen lütuflara şükredebilmektir, bayram.
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Bayramınız kutlu olsun değerli okurlarım.Şeker tadında bir bayram geçirmeniz dileğiyle…

19 Mart 2015 Perşembe

MİLLİYETÇİ HAREKET TÜRKİYE DEMEK



Milliyetçi Hareket Partisi Cumhuriyet dönemimizde 45 yıllık bir siyasi harekettir. Ama savunduğu fikir ve değerler itibari ile binlerce yıllık Türk Tarihini, kültürünü, dilini, inancını koruyan ve savunan bir siyasi harekettir. Bu yüzden ,''Üzerine güneş batmayan Hareket; MHP'' deyimini çok beğeniyorum. Milliyetçi Hareket Partisi'ni üstlendiği bu tarihi misyon itibari ile 45 yıllık bir siyaset geçmişi ile sınırlandırmak bu yüzden mümkün değildir. MHP, Orta Asya Türk varlığının, Selçuklu'nun Anadolu'ya gelişinin, Osmanlı'nın 3 kıtaya yayılışının günümüzdeki ruhu ve savunucusudur.
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TÜRK'ÜN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞ İLE BAŞLAR
MHP'nin savunduğu Türk Milliyetçiliği; Türk'ün tarih sahnesine çıkışı ile başlamaktadır. Meydana getirdikleri medeniyetleri ;içte Milli Birliği sağlamaya yönelik gücü ve eforu, dışta Milli varlığı tehdit eden hususlara karşı top
yekün mevzi alma gücü ve hareketi sayesinde, her devire taşınmasını başarmıştır. Tarihsel misyon ve mirasını bu kutlu ideolojik jargon vasıtasıyla geleceğe aktarmasını her zaman başarabilmiştir.
ÜLKÜCÜLER GÜNÜMÜZÜN KUVAY-I MİLLİYECİLERİDİR
Ülkücüler dün ve bugün hep vatan savunması ruhuyla hareket etmişlerdir. Tıpkı Çanakkale gibi, İstiklal Harbi ve diğerleri gibi.. Ülkücü Gençler hep Kurtuluş Savaşı'nın Kuvay-ı Milliyetçileri ile aynı düşünceyi taşımışlardır.Kurtuluş Savaşı döneminde Batı ve ABD mandacısı ya da SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)sömürgesi olmak isteyenler vardı. Ama Kuvay-ı Milliye Hareketi Milli Devleti kurma yolunda mücadele verdi ve bu mücadeleyi çok ağır bedeller ödeyerek kazandı.
1944 YILI TÜRK MİLLİYETÇİLERİ İÇİN ÖNEMLİDİR
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda ve ilk yıllarında Türk Milliyetçisi ulu önder Atatürk bu fikrin önderi ve en büyük savunucusudur. Cumhuriyetin kuruluşundan ve ulu önder Atatürk'ün vefatından sonra mevcut ülke yöneticilerinin bu ideolojiden sapma göstermesi sonucu 1944 yılında, başını Nihal Atsız beyin çektiği bir gurup düşünür ve yazar aracılığı ile Türk Milliyetçiliği özellikle Türk Gençliği arasında yaygın bir ideoloji haline dönüşmeye başlamıştır. Bu dönemde görüyoruz ki, bu hareket bir devlet ideolojisi olmaktan çıkmış ve gençlik ağırlıklı bir halk hareketi haline dönüşmüştür. Türk Milliyetçiliğini savunduğu için dönemin(Aralarına Alpaslan Türkeş'in de olduğu) Türk Milliyetçilerinin gördüğü büyük ''Tabutluklar'' zulmünü hepimiz iyi biliyoruz.
MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ VE MİLLİYETÇİLERİN PARTİLEŞME SÜRECİ
1960 yılından sonra Başbuğ Alpaslan Türkeş ile birlikte Türk siyasi hayatına giren Türk Milliyetçiliği ;kendi siyasal tanımlamasını ve adlandırılmasını yaptı. MHP partileşme sürecini başlatarak kültür Milliyetçiliğini farklı ama kalıcı bir motif olarak ortaya koydu .Alpaslan Türkeş ile birlikte CKMP'de başlayan Türk Milliyetçiliğinin siyasallaşma süreci isim değiştirerek Milliyetçi Hareket Partisi olarak yoluna devam ett.1970'li yılların ortalarından itibaren ise İslam'ın da savunuculuğu üstlenilerek Türk-İslam modeli ortaya konuldu.
1980 ÖNCESİ DÖNEMDE ÜLKÜCÜLER TÜRKLÜĞÜ VE İSLAM'IN EN ŞANLI SAVUNUCULARI OLDU.
Türk Milliyetçileri, Milliyetçi Hareket Partililer, Ülkücüler 1980 öncesi dönemde gerçekten tarihte eşi az görülür şanlı bir mücadele vermişlerdir. İsterseniz o dönemin manzarasına birlikte bakalım. Bir yanda Sovyetlerin başını çektiği Demirperde,diğer tarafta Amerika'nın başını çektiği Batı Bloku vardı. Türk Milliyetçileri, Ülkücüler kendi pozisyonlarını alarak bu yabancı ideolojilerle mücadele ettiler. Dün Türk Milleti Komünizmi benimsemediyse, onun esareti altına girmediyse veya böyle bir Komünist istila girişimi püskürtülebilmişse bunu sağlayan devlet güçleri değil, Ülkücüler olmuştur.
TÜRK MİLLİYETÇİLĞİ İTİBARSIZLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR
Bugün bir kısım malum mihrakların ''Ülkücüler 12 Eylül öncesi kullanılmıştır'' şeklindeki sözleri bilinmelidir ki fitne ruhunun eseridir. Maksadı Milliyetçiliği sulandırmak ,değersizleştirmek, bugün çok kullanılan o tabirle itibarsızlaştırmaktır. Bu gayret bugün hala sürmektedir. Bugün, ''Milliyetçiliği ayaklar altına aldım'' diyen zihniyet aynı fitnenin devamıdır.
KÜRESEL EMPERYALİZM'İN KARŞISINDAKİ TEK GÜÇ YİNE MHP'DİR
Tarihi gelişimin kısa bir özetlemesini yaptık. Görüldüğü gibi asırlardır Türk'ün düşmanları ve Türklüğü savunanlar vardır. Bugün tek kutuplu Küresel Emperyalizmin yıkıp yok etmeye çalıştığı Bağımsız son Türk Devleti T.C Devleti'nin tek savunucusu yine Türk Milliyetçileri, Ülkücüler ve onların tek siyasi organizasyonu olan MHP'dir.
ÜLKÜCÜLER UYANIK OLMALIDIR
Böyle bir dönemde Ülkücüler, Türk Milliyetçileri çok uyanık olmalı ve tarihi sorumluluklarını iyi bilmelidir.Unutulmamalıdır ki, bugün Türk Milliyetçilerinin tek lideri Devlet Bahçeli, tek fikir sitemi Türk Milliyetçiliği ve tek partisi MHP'dir.
(NOT: Türk Milliyetçiliğin tarihi gelişimi konusunda sürdürdüğüm bir araştırma çalışmasını bu konuda fikir beyan eden fikir önderlerinden yaptığım kısa alıntıları sizlerle paylaşmak istedim.Dilerim yazdıklarımız aydınlanma açısından yarar sağlar..

4 Mart 2015 Çarşamba

BOZKURT TÜRK'ÜN ''ASIRLARDIR'' SEMBOLÜDÜR

Bizim atalarımız Orta Asya'da, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Burası Çin ile sınırdaş olan bir ülkeydi. Bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu (malesef) Çin tarih kaynaklarından öğreniyoruz.. Çin tarihçileri M.Ö. 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi 4000 yıllık bir tarihtir. Atalarımızın kültürü "Bozkır" kültürü olarak ifade edilmektedir. Bozkır kültürünü Türklerin siyasi ve sosyal yapısı oluşturmaktadır. Bu kültür, göç ve fetihler esnasında orada terk edilip gelinmiş değildir. Esasında, sosyolojik kaideler de göstermektedir ki kültür bir elbise gibi eskiyip atılmaz veya değiştirilemez. 

Bozkurt, asırlardır yaşayan bir ülkünün, Büyük Türkçülük Ülküsü'nün sembolüdür. Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milleti'nin inanışlarındaki rolü üç şekildedir:

Ata olarak Bozkurt

Rehber olarak Bozkurt

Kurtarıcı olarak Bozkurt

Bozkurt'tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlarında ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen Bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin millet hayatında büyük tesiri olacak hareketlere girişecekleri zamanlarda Bozkurt onlara yol göstermekte, rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı'nda ve Kut Dağı efsanesinde Bozkurt milli bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk'ün zor duruma düştüğü zaman Bozkurt'un ortaya çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır. Sanki Bozkurt manevi bir alemden Türk Milleti'nin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkarak yol göstermektedir. Türk tarihinde pek çok kahraman, Bozkurt simgesi ile temsil edilmiştir. Aşına sözcüğünün hem Bozkurt anlamına gelmesi, hem de Hun ve Göktürk hükümdar sülalesinin adı olması rastlantı değildir. 

Bozkurt'un Türk destanlarındaki fonksiyonu tamamen semboliktir. Milletin büyüme, yayılma ve güçlenmesi için takip edilmesi gereken yolların işaretini destan maddî unsurlarla ifade etmektedir. Bozkurt'ta sembolize edilen fikir Türk birliğini sağlayan, Türklerin büyüyüp gelişmesini temin eden bir fikirdir. Türkler bu fikire inanıp riayet ettikçe hakimiyetlerini ve üstünlüklerini korumakta, bu fikirden ayrıldıkları zaman felakete uğramaktadırlar. Onları felaketlerden kurtaran da yine Bozkurt olmaktadır. İşte burada Bozkurt, bir ülkünün, yani sosyal bir hayat nizamının yansımasından başka bir şey değildir. Kısacası, Bozkurt asırlardır varolan bir ülkünün sembolüdür. 

Eski Türkçe'de Bozkurt'a, "Kök Böri" (veya "Börü") adı verilirdi. Buradaki "Böri" (ya da "Börü") sözcüğü "Kurt" anlamına gelirken, "Kök" de bugünkü "Gök" sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Fakat Kök (Gök) kelimesi mavi rengi tasvir etmek veya gökyüzünden bahsetmek için değil, "Ulu" anlamında kullanılır. Mesela "Kök Tengri", "Ulu Tanrı" anlamına gelir. 
Türk destanları arasında, milli motifler bakımından özellikle dikkat çekenler şunlardır: 

Oğuz Destanı.

Bozkurt Destanı.

Ergenekon Destanı. 

Göç Destanı.

Bu dört destandaki ortak ve temel motif, Bozkurt'tur. 

Oğuz Destanı'nda, seferleri sırasında Oğuz Kağan'a Bozkurt yol gösterip kılavuzluk yapmış, Oğuz Kağan'ın orduları bu sayede zaferler kazanmıştır. 

Bozkurt Destanı'nda, ayakları ve kolları kesilip ölüme terk edilen bir oğlan çocuğunu dişi bir kurt iyileştirip beslemiş; düşman askerlerinin genci öldürmek istemesi üzerine de Altay Dağları'na kaçırıp kurtarmıştır. Daha sonra dişi kurt, bu çocuktan gebe kalarak 10 oğlan doğurmuştur. Bu oğlanların büyüyüp çoğalması ile, Türk soyu eriyip gitmekten kurtulmuştur. Hükümdar olan Aşına, Bozkurt'un anısını unutmadığını göstermek için, çadırının önüne kurt başlı bir bayrak dikmiştir. 

Ergenekon Destanı'nda ise, Bozkurt, demir dağı eritip çıkan Türkler'e yol göstermiştir. Ergenekon'dan çıktıktan sonra, Türklerin ilk hükümdarı Börte-Çine (Boz-Kurt) adını almıştır.

Göç Destanı'nda, ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Türkler'e, bir Bozkurt yol göstermiştir. 

Bu destanlarda, Bozkurt'un şu nitelikleri ortaya çıkmaktadır: 

Soyun devamını sağlamak. 

Türkler'e kılavuzluk etmek.

Türkler'i felaketlerden kurtarmak.

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir konumdadır. Gök Türk kağan sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi. Gök Türk kağanları, atalarının anısına saygı olarak, otağlarının önüne altından kurt başlı bir tuğ dikerlerdi. Böylece kurt başlı sancak, Türkler'de kağanlık (hakanlık) alameti olmuştur. Ancak bu gelenek yalnızca Gök Türkler'e özgü olmayıp, kökeni Asya Hun Türkleri'ne ve Türkler'in eski atalarına değin gider. M.Ö.'ki Asya Hunları'nda ve hatta o çağlarda Batı Türkistan'da yaşayan U-sun (Wu-sun) Türkleri'nde, tıpkı bildiğimiz Bozkurt Destanı'nda olduğu gibi, kurttan türeme efsanesi ve dişi kurdun verdiği süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaç Türkleri'nde de vardı; Tabgaç ülkesinde "kurt dağları", "kurt ırmakları" bulunmaktaydı. Uygur Türkleri'nin kökenlerine ilişkin bir efsane de onları kurda bağlıyordu (Uygur Kaganlığı, Gök Türk Kaganlığı'nı takiben kurulan bir Türk devleti olup, Kök-Türk Kaganlığı'nın devamıdır). 

Kurt, eski Türk kültüründe "at" ile birlikte en önemli yeri tutan hayvandır. Türkler kendilerinin kurt soyundan indiklerine, seferlerde kendilerine kurdun yol gösterdiğine inanmışlardır. Türkler, güçlü ve saldırgan bir hayvan olan kurdu kendilerine simge olarak seçtikleri gibi, komşuları da onları kurttan türemiş saldırgan karakterli insanlar olarak tanımışlardır. 

Gök Türkler'e göre dişi kurt "ulu ana", Uygur Türkleri'ne göre de erkek kurt "ulu ata"dır. Oğuz Kağan Destanı'nda, Oğuz'a her sefere çıkışında gök bir kurt öncülük eder. Çingizname'de Alanguva, gökten inen bir kurttan gebe kalır ve doğan çocuğun soyundan da Cengiz Han gelir. 

Dede Korkut Öyküleri'nde kurt yüzünün mübarek olduğu belirtilir. Yine Dede Korkut Öyküleri'nden birinde Salur Kazan, kurtla haberleşir, kendisine yurdundan haber vermesini ister.

Etnoloji bilimine göre, kurt motifi Türkler için ''tipik''tir; yani, başka kavimlerde görülmeyen etnografik bir belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk soyundan olan kavimler "Kurt'tan Türeyenler" olarak tanımlanırken, Türk soyundan olmayan kavimler "Kurt'tan Türeyenlerden Değildirler" biçiminde ayırdedilmiştir. 

Türk destanlarında kurt yol gösteren, sıkıntılı anlarda yardıma yetişen bir varlıktır. Uygur Türkleri'nin Kutlu Dağ Destanı'nda kurt, ülkeye bolluk ve mutluluk getirdiğine inanılan kutlu bir kayanın Çinliler'e verilmesinden sonra, üzerine uğursuzluk çöken ülkenin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni bir yurt arayan Türkler'e kılavuzluk etmişti. 

Batıda (11. yüzyılın sonu) Kuman Türkleri'nde yardımına başvurulduğuna ilişkin kayıtlar bulunan kurdun kılavuzluk işlevi, 2. yüzyılın ortalarına değin gitmektedir. 160-170 yılları arasında topraklarından ayrılmak zorunda kalan Tabgaç Türkleri'nin ataları (yani Hun Türkleri) bir Bozkurt'un önderliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi. 

En büyük ve en eski Türk destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz Kağan, gün ışığının içinden çıkan bir Bozkurt'un öncülüğünde dünyayı fethetmiştir. Şimdiki Bulgaristan topraklarında bulunan Madara'daki kaya kabartmasında görkemli bir atlı biçiminde gösterilen Kurum Han'ın yanındaki kurt tasviri de, Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenmiş örneklerinden biridir. Kurt motifi, çobancılık ve besicilikle (Eski Türkler'in ekonomisi hayvan besiciliğine dayanır) olan sıkı ilgisinden ötürü bozkırlı ve doğrudan doğruya Türk'tür. Bundan dolayı, bugün dahi dünya Türkleri arasında söylenen masal ve halk öykülerinde hem ata, hem de kurtarıcı-kılavuz nitelikleri ile Bozkurt, bütün Türkler tarafından kutlu sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Bozkurt, destanlarda Türk'ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder. 

Türkler kahramanlarını gök kurtlara benzetmiş, kağanlarının gövde yapılarına bile kurt çizgisini işlemişlerdir. Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un beli kurt beline benzetilir. Aynı destanda Oğuz Kağan, hükümdarlığını halka bildirdiğinde "Kök Böri bolsungıl uran" ("Gök Börü olsun savaş narası") demiştir. Yine Oğuz Destanı'nda, Türk ordularına gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt yol gösterir. 

Kırgız Türkleri'nin büyük destanı Manas Destanı'nda kurt, bir düş yorumu olarak karşımıza çıkar. Destana göre Manas Han'ın karısı Kanıkey Hatun düşünde bir eğe görür ve eğeyi alıp saklar. Ertesi gün uyanınca ülkenin deneyimli yaşlı kişilerine düşünü anlatır. Yaşlı kişiler bu düşü duyunca sevinip Kanıkey Hatun'a şöyle derler: "Senin çocuğun, gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak..." Kırgız Türkleri, cins ve güzel atlara da ''Kök Böri'' (Gök Kurt, Boz Kurt) 

1 Mart 2015 Pazar

SEVGİSİZ VİCDANLAR

Her kim olursanız olunuz; vicdanınız sizin ruh hakeminizdir; o hakem sahtekârlık yapıyorsa sizin ruhunuz tam sahtekâr olmuş demektir. Böyle bir durumda karşımıza çıkan tablo; insanlar arasında ayırımlar yaparak, ötekileştirerek benlerini tatmin eden kin ve nefret kusan sahte dinci kimlikliler toplumu kandırmaya devam eder.
Toplumu her türlü ayırım modelini kullanarak ayrıştıran, düşman eden, nefret duygularını keskinleştiren bir politikacıyı nasıl bilirsiniz?
Her halde ‘çok iyi’ demezsiniz, tıpkı musalla taşında mevtaya kerhen de olsa ya da adet üzerine de olsa!..
Ayrıştırmadan benliklerimizi kin ve nefret duygusuyla beslenmiş egoların oluşturduğu çemberin içinden çıkmanın yolunu aramayıp; tıpkı suya düşenin yılana sarıldığı gibi bugün de politikacının yalanına sarılıyor insanlar…
Bugün toplum bu yanlış tabloyla iç içe yaşıyor!..
***
Bu zihniyetin egemen olduğu toplumda beklenmedik kötü şeyler olmaya başlıyor. Senin-benim-bizim gibi düşünmeyenler ‘kötü’ oluyor, sadece ‘ben’ler öne çıkıyor, benlerin egemen olduğu düşünceler büyüyor, egomuz doruğa çıkıyor!..
‘Ben’i’, benleri törpüleyemediğimiz için, yontamadığımız için ‘bizim’ diyemediğimiz için işler tam yumaklaşıyor. Birlik ve bütünlük ardiyeye alınıyor, birliğe ikna edilmediğimiz / etmediğimiz için düşmanlıklar keskinleşiyor, toplum kamplaşmaya başlıyor!.. Kardeşlik, barış söylemlerine destek veren türküler bile sadece kulağa hoş gelen ‘nağme’ olarak kalıyor.
Vicdan hakeminin egemen olamadığı kısır döngülerin işgaline uğramış bir ruh ne edebiyattan, ne şiirden, ne sanattan, ne de milli ve manevi değerlerden nasiplenir; bu değerlerden fakir bir ruh halimizle yaşar gideriz.
***
Toplumu din marketçiliğiyle kandıran politikacıları destekleyen vatandaş kitleleri; Tanrı’ya şirk koşma anlamına gelen yatırlardan medet ummak, onlara umut mumları yakmak, ağaç dallarına bez parçaları bağlamak gibi tuhaf batıl inançları benimsediler. Bunlardan medet umdular, onları asla yadırgamıyorum, asla hakir de görmüyorum. Aslında bu ziyaretler, ta Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan bozkır kültürün bir devamıdır. Esas sorun, hakka Kuran dışı, uydurma hadislerle Emevi Kültürünün “din” diye sunulmasıdır. Çünkü bu vatandaş kitleleri o çok yüzlü, mürai, sahtekar politikacılara yıllarca oy verdiler ve onlardan ‘güzel şeyler’ beklediler.
Peki, beklentilerine yanıt aldılar mı?
Hayır!
Aksine her geçen gün daha da kötü duruma düştüler!
Yıllarca paranın esir aldığı ruhlar canavarlaştı, doyumsuz oldular, paraya taptılar, ‘adamın dini de, imanı da para’ oldu. Aldatmacalarını gizlemek için kendilerinin söylediklerine kendilerinin dahi inanmadığı siyasetçilere ‘taptılar’! Birileri birilerinin, af edersiniz, g…k.. oluverdiler!.. Sanki ‘ehlibeytlermiş’ gibi dokunanına kutsama, türeyene de kutsallık atfetme cehaletini görmek sıradan olay oldu!
İnsan, insana tapar mı, taptılar!..
***
Bu hal akılla izahı mümkün mü?
Bilmek, öğrenmek yerine inanmak ve inandırmak / inandırılmak yeterliydi ikbal için, menfaat için!..
Birileri onların yerine karar verebiliyordu.
İnsanlar, yalan söylemeyi, akı kara, karayı ak göstermeyi meslek edinmiş cumhuriyet düşmanı kinci ve nefret kaynağı, mürai ruhlu, çok yüzlülere inandılar; saf vatandaşımı, halkımı kandırmaya devam ettiler halen de ediyorlar. Halkın vergisinden altın kaplama klozetli “ak-kondular” yapabilme hafifliğini gösterenleri savunan vicdan hakemi kararmış sözde aydınlar ve onlara özenen cahiller tarafından savunuluyor!..
Her renkte gördüğünüz çakıl taşları kadar renkli ve çeşitli çakıllar kadar yalan söylüyorlar. Yalanı söylerken Tanrıyı unutup din olgusunu kandırma aracı olarak kullanıyorlar. İşte felaketin en büyük yeri burasıdır. Biatçi kurbanlar, söylenen yalanlara inanıyor ve yalanın doğru olduğunu savunuyor, işte sözün bittiği yer de burası oluyor. Yalanlarla sadece halkı değil, kendilerini de kandırdıklarını unutuyorlar.
Sevgiden yoksun, ruhu kin ve nefretle yoğrulmuş insanların vicdan hakemi tamamen kara delik gibidir. Vicdanı körelmiş, kararmış, yürekleri ve sulanmış beyinleri aracıyla Türk halkına felaketten başka bir şey vermiyorlar-veremezler.

28 Şubat 2015 Cumartesi

KAHRAMAN TÜRK KADINI NENE HATUN

Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını. 1857 yılında Erzurum’da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun Annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreden vefat etti.
Türk-Rus Harbi’nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım ayının 7’sini 8’ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum’un meşhur Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmıştı. Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler. Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası’na yerleştiler.
Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum’a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine “Moskof Aziziye’ye girdi!” sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü.
Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye’ye doğru koşmaya başladı.
Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında ruhunu teslim etmişti. Kocası cephede idi. Minarelerden yükselen “Moskof Aziziye’ye girdi” seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:
- Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah’a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı.
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü:
- Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle.
Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye’ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli, taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı.
Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmıştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası’na doğru.
Aziziye’ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman karşısında.
Aziziye’de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı. Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında. Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı’yı da kısaltıp sadece “Osman”a çevirmişlerdi. Başı dara gelen “Osman teslim” deyip canını kurtarmaya bakıyordu.
Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki. Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı. Aziziye’nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne “Osman” dinleyen oldu, ne de “Teslim”e kulak asan… Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof’un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen ağabeysinin acısını, bin Moskof’u öldürse içine atamazdı…
2.000’e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı. Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu. Onları takip etmek için Erzurumlu’nun atı yoktu. Fakat kaçan atlıyı kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu.
Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile döğüşürken aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından…
“SAYGIYLA ANIYORUZ”
Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra o da bütün Erzurum’un tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı. Doksan sekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof’un Aziziye’de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti.
Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına “Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım” demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı… 170

25 Şubat 2015 Çarşamba

SÖYLESEM TESİRİ YOK, SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL !

Ne yapsam, hiç şaşırmadan kalbimin sesini anlasam
Ne kadar mahzunluğum varsa, içime atsam, Rabbime aşkla ellerimi açsam
Kimseye aldanmadan, nefsimin hoyratlığına kanmadan sevdanın meşkini anlasam
İçimin yanıklığını, sinemin bizarlığını, hakikatın rahlesinde arındırsam


Ey Rabbim...
Sen bilirsin, sen her hareket ve kuvvetin yegane sahibisin, bizzat melikimsin
Acziyetimin, zafiyetler içinde tükettiğim her bir nefesin hesabına kefilsin
Ne yaptımsa, sığınmalar yumağında mizanı bekliyor, andıkça yüreğim titriyor
Nereye baksam, hangi nazarı okusam, bir garipliğin lahzasında içim gidiyor


Niye böyleyim...
Akan zamanda ve bir avuntu içinde, telakkiler nefsimi okşadıça elan bencileyim
Ezan okunuyor, camiler hazin içinde bakıyor, ruhum bizar olup hazan yaşıyor
İmanın mı mukallit, ihsanım mızan içinde hezeyan, kalbim yine içler acısı ağlıyor


Ne vakit bir mevta görsem...
Bizzat yüzsüslüğümün perdelerini çekerek, ruhumun sedasını dinlesem inliyor
Feryatlar niye duyulmuyor, beşer olmak bu kadar sefillik mi yüreğime işliyor
İnsan olmak yetmiyor, muhakeme etmek, idrakin lehçesinde aşkı koklamak istiyor


Gülen sabinin yüreğinde masumluk ne ise...
Dönen zaman içinde imanın telakkilerin lahzasında bir dirhem keder nefesse
Hakikatin şehrine amade olan gönlüm niye böyle meşakkat içinde, elemiyle söyle
Kalmadı hevesim, nefsimin aymazlığına tek çare biliyorum iksiri aşkın nasip eyle


Dil kuruyor, gönül ağlıyor, gözler hüzün boşaltıyor...
Hicranın her sahnesi bir bir sinemin tuvalinde açılıyor, durmuyor hıçkırık başlıyor
Nefesim kesik kesik, sessizliğin kadrinde kalan ruhumun lisanını mahzun bakıyor
Kalbim seni anıyor,rahmetine sığınıp umutlarım kanatlanıyor ve için sızlıyor


24 Şubat 2015 Salı

VATAN TOPRAĞI KANLA KORUNUR, KANSIZLIK EDEREK KADERİNE TERK EDİLEMEZ

Süleyman Şah Saygı Karakolu yurt dışında bayrağımızın dalgalandığı tek vatan toprağı idi.
Artık böyle bir yer yok!
Tek kurşun dahi sıkılmadan bu vatan toprağını kaybettik!
Üstelik "büyük bir gurur" vesikası olarak aynı karakolu, başkalarına mahal vermeden kendimiz yok ettik!
Bu açıdan 22 Şubat 2015 tarihi Türk Milleti açısından kara bir gün olarak kayıtlara girmiştir.
Sınırlarımız dışında bulunan tek vatan toprağı olan Süleyman Şah Saygı Karakolu "kaderine terk edilerek" geride bırakılmıştır.
Süleyman Şah Türbesi, AKP iktidarının talimatıyla boşaltılmış, mezarlardaki naaşlar alınmış ve türbenin içerisinde bulunduğu alan patlatılarak imha edilmiştir!
Böylesi bir utanç tablosunu AKP sonunda Türk Milletine yaşatmıştır.
Küçük bir vatan toprağını dahi korumaktan aciz kalanlar, ucuz kahramanlık masallarıyla binlerce yıllık Türk tarihinin şerefli mazisine kara bir leke çaldılar.
* * *
Son personel değişimi ve tahkimatı yaklaşık 11 ay önce yapılan ve bu tarihten sonra doğrudan ulaşım kaynakları kesilmiş olan Süleyman Şah Saygı Karakolu'nu "imha ederek geri çekilmek" bu milletin sinesine çekebileceği bir durum değildir.
Bu anlayışı bizim tarihimizde görmek mümkün değildir.
Yakıp yıkarak geri çekilmenin ve dahi kaçmanın ne olduğunu bizler yalnızca Yunanlıları Anadolu'dan kovduğumuzda görmüştük.
AKP, Türk Askerini şimdi aynı pozisyona düşürmenin izahını nasıl yapacak, bunun vebalini nasıl kaldıracaktır?
Bugün Süleyman Şah Karakolu'nu "tehdit" algılamasıyla boşaltan zihniyetin, yarın vatanın herhangi bir bölgesi ile ilgili tutumunun ne olabileceği de böylelikle ortaya çıkmış bulunuyor.
AKP'nin akıllara ziyan tavrına bakarak yarınlarda Akdeniz'deki adaları ya da Ege ve Trakya'yı Yunanistan'a, Doğu ve Güneydoğu'yu da Ermenistan ile PKK'ya "güvenlik gerekçesi" ile bırakmak mümkün olabilecektir!
* * *
Türk tarihinin hiçbir döneminde tek karış vatan toprağı dahi uğruna kan dökülmeden kaderine terk edilmemiştir.
Tek bir çakıl taşından dahi bu ölçüde vaz geçilmemiştir.
Kanla alınan hiçbir toprak "kansızlık" ederek hiçbir zaman geride bırakılmamıştır.
Vatan toprağının kaderine terk edilemeyeceğini bu millet en son İstiklal Harbi'nde göstermiştir.
O günkü kararlılık, Anadolu'ya "vatan dediğimiz" şiarın bugünlere kadar uzanmasını sağlamıştır.
"Vatanın her bir karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça kaderine terk edilemez." anlayışı bu topraklarda bugünlerde ezanın okunmasını, bayrağın dalgalanmasını mümkün kılmıştır.
Peki şimdi yapılan nedir Allah aşkına?
Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ufacık bir alanı dahi korumaktan aciz olduğu izleniminin yaratıldığının ülkeyi yönetenler ve askerin başında bulunan komuta kademesi farkında mıdır?
Vatan'ın aslında vaz geçilebilecek bir mevzu olduğunun algılamasının oluştuğunun idrakinde midir?
* * *
Çaresizliğin tanımı Türk Milleti için mümkün değildir.
Bu millet çaresizliğe çare olmak için binlerce yıldır var olmuş bir millettir.
Ancak şimdi geldiğimiz noktada kendi vatanını savunma konusunda "çaresiz kaldığı" imajı yayılmıştır.
Türk Milleti alnına çalınan bu kara lekeyi mutlaka temizlemelidir.
AKP'nin ucuz kahramanlık masallarının, Süleyman Şah Karakolu'nda bayrak indirilmeden, bir başka yere bayrak dikildiği söyleminin kabul edilebilecek bir yanı yoktur.
Asıl mevzu o bayrağı o karakoldan indirmemektir!
Ne yazık ki düşmana ya da teröristlere fırsat kalmadan bayrağı o vatan parçasından indiren AKP'nin rezil anlayışı olmuştur.
Şu işe bakınız ki Kandil'e Türk bayrağını dikemeyenler, Kandil'de bulunan teröristlerin yardımıyla Süleyman Şah Karakolu'ndaki bayrağı indirmişlerdir.
PKK'nın Suriye'deki kolu olan PYD'lilerden yapılan açıklamalara bakılırsa Süleyman Şah Saygı Karakolu'ndan bayrağın indirilmesi operasyonu, IŞİD'li teröristlere karşı, PKK'lı teröristlerin desteği ile mümkün olmuştur.
Bu vahim iddia karşısında iktidar kanadından hiçbir açıklama gelmemesi hadisenin ne kadar elim olduğunu bir başka açıdan gözler önüne sermektedir.
Türkiye bu zillete daha fazla tahammül edemez.
Milletin emeğime ve ekmeğine göz diken rezil anlayışın sahipleri şimdi de milletin kendisine ait olan vatan toprağı ile ilgili olarak türlü kepazelikler sergilemeye başlamıştır.
AKP'yi iktidardan yollamak milli ve tarihi bir sorumluluktur.

NOT: Bir yanda Fırat'ımız şehit oldu, öbür yanda Fırat kenarındaki vatan toprağı elden gitti. Fıratlara bu bahtsızlığı yaşatanları Allah'a havale ediyorum. 
İzmir Ege Üniversitesi'nde, bölücü vatan haini teröristler tarafından şehit edilen Ülkü Ocakları Üniversite Sorumlusu, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü 4. Sınıf Öğrencisi Fırat Yılmaz Çakıroğlu'na yüce Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve Milliyetçi -Ülkücü camiaya  başsağlığı diliyorum.