15 Ocak 2015 Perşembe

FARKINDALIK

Bizi kötü bildiler hep… Siyah takımlı,beyaz çoraplı mahalle kabadayısı dediler. Oysa Allah c.c. ve O’nun Resulü’nün izinden giden, kalpleri  vatan ve iman  sevgisiyle çarpan ülkü neferleriyiz. Neden bu tür karalamalara maruz kaldık peki? Çünkü biz zulme karşı durduk! Çünkü bir kafire karşı durduk! Çünkü biz kendimizden ziyade      ” Önce vatan ” dedik ! Dedik ve dediğimiz için güzel ağabeylerimiz güzel atlara binip göçtüler bu dünyadan.Ruhları şad,mekanları cennet olsun.
Bizlere karşı psikolojik bir savaş uygulandığı bariz açıktır.Ancak biz ülkücüler bu oyuna gelmeyeceğiz.Biz  kalem tutacağız.Biz aydın olacağız.Çünkü biliyoruz ki kalem kılıçtan keskindir.Aksi halde bizi birbirimize düşermek isteyenler olacaktır.Kardeşliğin kan bağıyla olmadığını ispatlayan insanlardır ülkücüler… İnsan kardeşiyle kötü olur mu? Aramıza fitne fesat tohumları ekmek isteyenler, üzerimize örtmeye niyetlendikleri toprağın altında kalacaklardır.Biz biliyoruz ki zafer Allah’a inananlarındır.Kardeşlik diyorduk,çalışkan olmak diyorduk… Söz buralara gelmişken rahmetli Başbuğumuz merhum Alparslan Türkeş’in bu sözünü de siz sevgili ülküdaşlarıma hatırlatmak istedim;   ”Türk milletine Bizans’tan geçme bir hastalık vardır.Gevşeklik, laubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rast gele laf söylemek.Benimle dava arkadaşlığı edecekseniz, bu hastalıktan kurtulmalısınız.Her şeyden önce yüksek vasıflı Türk olmaya mecbursunuz.”
Yüksek vasıflı Türk olmalıyız.”Peki ne yapacağız?” diyen genç ülküdaşlarım vardır elbet. Okuyacağız kardeşim çok okuyacağız…  Şu örnekle daha iyi anlayacağınıza inanıyorum sizlere Atatürk ve Vasıf Çınar arasında geçen bir vakayı anlatacağım.
Atatürk’üm çok kitap okuduğunu hepimiz biliyoruz.Bir gün Atatürk yine kendini tarih kitaplarına vermişken Vasıf Çınar:
- Paşam!.. Tarihle uğraşıp kafanı yorma… 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın?
Atatürk, Vasıf Çınar’ın bu çok samimi yakınmasına gülümseyerek şöyle karşılık vermiş:
- Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiç birisini yapamazdım
Ne demek istediğimi sanırım şimdi daha iyi anlıyorsunuz.
Kardeşlerim! Dava arkadaşlarım! Ey Türklük şuur ve bilincini, İslam ahlak ve faziletlerini benliğinde harmanlayan ülkü neferi! Yolumuz uzun ve meşakatlidir. Bu yolda dimdik ayakta durup sağlam adımlarla yürüyebilmemiz için her birimizin bir başbakan olabilecek kapasitede olması gerekmektedir.Vatan, millet olarak girdiğimiz bu zor dönemden ancak kabiliyetlerimiz sayesinde kurtulabiliriz.Sizlere veda etmeden  M. Akif Ersoy’un bir şiirinden dörtlükle selam etmek istiyorum
İstedim fikrini açmak; dedim: ” Artık uyanın!
Memleket mahvoluyor,din de beraber gidiyor;
Sizce Kur’an, bakınız sade uzaktan mı diyor?

HAK HUKUK ADALET MİLLİYETÇİ HAREKET

Türk Milliyetçileri, Türk toplumunu meydana getiren sosyal dilimlerin içerisinde yer alan herhangi bir dilimin mensupları değildir. Türk Milliyetçileri, bu sosyal dilimlerin bütününün yegâne muhatabıdır.
Çünkü “Devlet Sektörü” ile “Özel Sektörün yanına güçlü bir “Millet Sektörü” kurulması yönünde milli ülkü sahibidirler.
Sosyal dilimleri kalkındırma, koruma, geliştirme ve ileriye götürme sürecini istikrarlı bir düzeye taşıyacak olan kuvvet “Millet Sektörü”dür. Devlet sektörü ve özel sektörünün yanında güçlü bir millet sektörün oluşması aynı zamanda Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey’in tarifiyle Türk milliyetçilerin devlet algısını ve devlet modelini açıklamakta: “Demokratik Milliyetçi Devlet, milletin bütün fert ve sosyal dilimlerinin yükselmesi, ekonomik ve moral kalkınması amacını taşır. Devlet, faaliyetlerinde bu amacı gerçekleştirmek zorundadır. Bir avuç ferdin veya belirli bir sınıfın menfaatini ön planda tutan, fert veya sınıf diktasına dayanan devlet, milli devlet olamaz. Milli Devlet, milleti esas alan bir hizmet ve refah devletidir, milletin bütün fertlerine hizmet etmek, onların refahını gerçekleştirmek zorundadır.”1 “Demokratik Milliyetçi Devlet” sisteminin yürürlüğe girmesi demek milli servetin israf edilememesi, kişilere göre Yargı kurumunun işlememesi, nüfuz ticaretin itibar görmemesi, yolsuzluk yapanlara müsamaha gösterilmemesi ve uluslararası odakların projeleri geçerli sayılmaması demektir. “Demokratik Milliyetçi Devlet” sisteminde Yargı birimi ayrım yapmadan görevini yerine getirir.
Emniyet, Medya, Sanat, Ticaret ve Eğitim kurumları nüfuz egemenliğin karşısında yandaş olma zorunluluğu hissetmez. Her kurum, her dilim kendi alanında “keyfiyet” değil “ehliyet” esasıyla yükselir. “Demokratik Milliyetçi Devlet” sistemde dayanışma, paylaşım tasarruf gibi faziletli davranışlar teşvik edilir; devamlılığı ve korunması için de toplumsal refleksler oluşur. Türk Milliyetçiliği düşünce sisteminin fikir meşalesi Ziya Gökalp Bey derki: “Milli tesanüdün kuvvetlendirilmesi, içtimai intizam ve terakkinin, milli hürriyet ve istiklalin temelidir. Milli tesanüdü kuvvetlendirmek için de, vatani, medeni, mesleki ahlakların kuvvetlendirilmesi, yükseltilmesi lazımdır.”2 Bu sistemin verimliliği her kesime sirayet edecek, dolasıyla, her yurttaş bu sistemin paydaşı ve takipçisi olacaktır. Yurttaşlarımız varlıklarını “Demokratik Milliyetçi Devlet” sisteminin varlığı ile özdeşleştirecektir. AKP İktidarı ve “Tek Adam” Hegemonyası Türk Milliyetçilerin yönetimine talip oldukları Türkiye Cumhuriyeti devletini 12 yıldan beri tek başına AKP yönetmektedir.
AKP devletin itibarını, kurumların uyumunu ve yurttaşların güvenini sarsmakla kalmamış; ülkenin milli servetini özel servete dönüştürmüş, milli değerleri teslimiyetçi zihniyete takas etmiş, milletin geleceğini emperyalistlerin inisiyatifine terk etmiş. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP’nin yetkili isimler devletin imkânlarını kullanarak hegemonya saltanatı kurdular. Yerel seçimde Devlet Bakanı olan Büyükşehir Belediye Başkan adayları devletin imkânlarını kullanarak seçimlere girdiler. Saltanatlarına zarar verecek kurumlara veya kişilere karşı Yasama, Yargı ve Yürütme kuvveti devreye koyuyorlar. Adalet yerini bulup bulmaması veya suçlunun ceza görüp görmemesi pekte önemli sayılmıyor. Eğer kamuoyu ve beşeri vicdan onlar için önemli olmuş olsaydı, haklarında iddia edilen “yolsuzluk, kalpazanlık, nüfuz ticareti ve vatana ihanet” suçlamalara karşılık Adaletin önüne çıkma cesaretini gösterirlerdi. Müslüman bir ülkede siyasi yöneticilik yapan insanlar, özellikle, dindar olduğunu söyleyenler bu tür konularda daha hassas olmaları gerekiyor. Varsayılım ki; yapılan suçlamalar, ortaya konulan iddialar gerçek dışı ve asılsız. O zaman bu tür suçlamaya maruz kalan kişi halkın gözünde daha yüksek itibar kazanmaz mı?
17- 25 Aralık 2013 olayları sonrası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ve yakın çevresinin telaşlı, saldırgan ve şüpheli davranışlarının sebebi nedir? Avrupa Ülkeleri Örneğinde “Adalet Önünde Eşitlik” Esası Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin üst düzey yöneticilerin karşılaştığı olayların benzeri Avrupa’da defalarca yaşanmakta. Bunun bir kaçını örnek olarak vermek istiyorum. Kutlu Sesleniş dergisinde “Devlet Algısında Güvenilirlik Esastır!” başlığı ile çıkan yazımdan bir alıntı: “Sosyal devletin varlığını devamlı kılan ana unsur “Millet şuuru”dur. Millet olabilme şuuruna erişen topluluklar düzenlerinin ve geleceklerinin koruma altına almaları hususunda ortak sorunlardan ziyade ortak değerler üzerinde buluşmayı başarabilmişlerdir. “Millet şuuru” sağlıklı bir vatandaşlık/yurttaşlık duygusu meydana getirerek dürüstlük, sorumluluk, feraset üzere sosyal cesareti fonksiyonel kılar ve “güvenilirlik esası” her kesimin üzerinde tesir bulur. Sosyal manzumeyi işlev kılan “güvenilirlik esası”ndan örnek vermek gerekiyorsa “Sosyal devlet” varlığının doğum yeri olan Almanya’dan bahsedebiliriz. Hıristiyan demokrat Christian Wulff, 2008 yılında Aşağı Saksonya eyalet Başbakanı iken nüfuz ticareti, yolsuzluk ve çıkar sağlamak suçuna bulaştığı iddiasına maruz kalması sebebiyle 2012 yılının Şubat ayında Cumhurbaşkanlık görevinden istifa ederek Yargıya teslim oldu. O dönemin iktidarı Angela Merkel’in başbakanlığında, aynı zamanda Wulff’un partisi olan, Hıristiyan demokratlar ve Liberallerden oluşuyordu. Lakin bu iddialar gündeme düştüğü vakit her partiden siyasetçiler, aydınlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, STK’lar kısacası Alman kamuoyunun bütünü “Cumhurbaşkanlık makamının zedelenmemesi ve halkın güvenilirliğinin korunması” çağrısında bulundular. Büyük kitle hareketlerine gerek kalmadan kamuoyunun sosyal cesareti etkisini kısa bir zaman içerisinde kendisini gösterdi ve Hannover savcılığı Alman Federal meclisine Wulff’un dokunulmazlığı kaldırılması konusunda başvuru bulunduktan sonra Wulff dokunulmazlık zırhını üstünden atarak görevinden istifa ederek “Cumhurbaşkanlık makamının” güvenirliğini ve saygınlığını böylece korumuş oldu.
Wulff’un istifasından 2 yıl geçtikten sonra Hannover Eyalet Mahkemesi Wulff’un beraatına karar verdi. Sayın Wulff’un hakkında öne sürülen “çıkar sağlamak”, “yolsuzluk”, “nüfuz ticareti” ile ilgili iddialardan biri şudur: Ekim Şenliği olarak bilinen bir etkinliğe 2008 yılında Aşağı Saksonya Eyalet Başbakanı olarak eşi ile birlikte katıldığı sırada 720,00 € tutarında konaklama ve yemek masrafının film yapımcısı olan bir şahıs tarafından karşılanması! “Güvenilirlik esası”nı kaybetmemek için Alman kamuoyunun sergilediği sosyal cesareti karşısında ülkemizin mevcut Cumhurbaşkanı’ndan tutun, Başbakan ve ailesi, Bakanlar ve aileleri, Milletvekilleri ve aileleri, Kamu yöneticileri hakkında hazırlanan fezlekeler, suç duyuruları ayan beyan ortada iken kamuoyunun karşısına geçerek “nefislerini aklamaya” (“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.” Yusuf Suresi, 53 Ayet) çalışmaları hazin ve utanacak bir tablodur.”3 Alman Yeşiller Partisi’nin Türk kökenli siyasetçisi Cem Özdemir 2002 yılında parlamenterler için verilen ve görev gereği yaptığı seyahatlara özel tahsis edilen seyahat kartıyla topladığı “Miles & More” puanları özel uçuşlar için kullandığı ve bir şirketten düşük faizli kredi aldığı ortaya çıkınca, medyanın ve kamuoyunun etkisiyle seçimlerde adaylığını geri çekti. Sadece Alman futbolun değil aynı zamanda bir dünya markası olan Bayern Münih takımının efsane ismi ve uluslararası platformda Alman futbolun imajını parlatan Uli Hoeness (Hoeneß) 2014 Mart ayında “vergi kaçırdım” itirafıyla hapis cezasına mahkum edildi.
Almanya’nın en önemli şehirlerden biri olan Frankfurt/ Main Büyükşehir Belediye Başkanı CDU’lu (Hıristiyan Demokrat Birliği) Petra Roth Hanım aday olmayacağını açıkladıktan sonra Hessen eyaletinin İçişleri Bakanı olan CDU’lu Boris Rhein Frankfurt/Main Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğunu açıkladı. Borsasıyla, Banka merkezleriyle ve Havalimanı ile finans sektörün merkezi konumunda olan Frankfurt/Main Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olan CDU’lu Boris Rhein Hessen İçişleri Bakanı olmasına rağmen seçim çalışmaları sırasında ne makamını ne de imkânlarını kullandı. Buna karşılık kamuoyu tarafından fazla bilinmeyen SPD’li (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) Peter Feldmann Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçildi. Bir Bakanın elbette Belediye Başkanlığına aday olma hakkına sahiptir. Lakin, kamuoyu “Bakan olan biri niye Belediye Başkan adayı olur? Madem oldu o zaman imkanlarını kullanarak haksız rekabet oluşmasına izin vermemeli.” tarzında bir denetimci tutumunu asla elinden bırakmamakta. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Sarkozy “nüfuzunu kötüye kullanma” suçlamasıyla gözaltına alındı. Gözaltı gölgesi altında siyasete tekrar dönüş hazırlığını yaparken görev sürecinde Kazakistan’a ilişkin oluşturduğu ilişkiler nedeniyle daha vahim suçlamalara maruz kalması söz konusu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yakın dostum” dediği ve sıfırlamanın kitabını yazan Bilal Erdoğan’ın nikâh şahidi olan İtalya eski Başbaşkanı Berlusconi “vergi kaçakçılığı” nedeniyle 4 yıl hapis cezası aldı. Daha sonra bu ceza zorunlu sosyal hizmet cezasına dönüştü. Şuan Berlusconi cezasını çektiği huzurevin yerlerini ve önünü süpürmekte. Avrupa’da buna benzer örneklere rastlamak olağan bir durum. Bu demek değildir ki, bu ülkelerde yolsuzluk, haksız rekabet, adaletsizlik olmuyor. Lakin kamuoyunun bilinçli ve duyarlı olmasından dolayı bu tür ahlaksızlığı ve sahtekarlığı yapanlar Adaletin önünde hesap vermekte. Türkiye’de Yargı ve Adalet kurumunu işlev haline getirebilmemiz için Dokuz Işık doktrinin himayesinde “Demokratik Milliyetçi Devlet” sistemi mutlaka kurulmalıdır. Bu da ancak Milliyetçi-Ülkücü kadroların görev başına gelmesiyle gerçekleşebilir. Milliyetçi Hareket Partisi “Geleceğe Doğru” başlıklı parti programında Yolsuzlukların hesabının sorulması hususunda şöyle buyurmakta: “Yolsuzluk yoluyla elde edildiği hukuki olarak tespit edilen her türlü kazanca el konulması ve suçluların bu kazançtan mahrum bırakılması amacıyla, yolsuzluktan suçlu görülen kişilerin servetlerinin nerede olursa olsun ve kimin adına kayıtlı olursa olsun, zaman aşımı gözetilmeksizin el konulmasına imkân sağlaycak hukuki düzenlemeler yapılacaktır. Siyaset, bürokrasi, sivil toplum ve medya tarafından işbirliği içinde yapılan ve karşılıklı koruma ve kollama anlayışıyla örtbas edilen her türlü yolsuzluk ortaya çıkartılarak ilgililerin bağımsız Türk adaleti önünde hesap vermesi sağlanacaktır.”4
Türkiye’miz ve Türk milleti ne yazık ki, AKP iktidarı tarafından yönetilmekte. Bu gidişata dur demek ise Türk milliyetçilerin asli vazifesidir. Durum değerlendirmesini sağlıklı analizler üzerinde yürütmeliyiz. Türkiye’mizi ve Türk milletini işbirlikçi AKP’den kurtarmalıyız. Türk Milliyetçileri bu tarumar gidişatın asıl müsebbibi olan güç merkezini gözden kaçırmamalıdır. Kim bu güç merkezi ve hedefi nedir? Bu sorunun cevabı araştırmacı yazar Ahmet Şafak “Yükselen Milliyetçilik ve Liberal İhanet” isimli kitabında şöyle vermekte: “ABD, emperyalizmini sürekli kılmak için dünyadaki bütün ulus devletleri kendi siyasî statüsüne getirmeye çalışıyordu. Konfederatif düzenin temel bağlayıcı faktörü ekonomi olduğu için bir iktisadî çöküş ile yıkılmayı göze alamıyordu. Zira ulus-devlet düzeni sürdükçe ülkeler arasındaki ekonomik ve askerî rekabet hâkimiyetini devam ettirecek paylaşım savaşın da galip gelme ihtirası ABD’nin pasta üzerindeki egemenliğini sona erdirecek bir gelişmeyi doğurabilecekti.” 5 (Sf. 98) Türk Ülkücüleri, uluslararası platformdaki gelişmelere sebep-sonuç ilişkisi ile bağlantı kurarak, düşünce otoritesini milli eksen üzerinden harekete geçirdiği vakit, “Demokratik Milliyetçi Devlet”i sağlayacak Milliyetçi Hareketin iktidarını gerçekleştirmesi demektir. Ve bu da haramzadelerden, hırsızlardan ve ihanet şebekelerden hesap sorulması anlamına gelmektedir. O yüzden Milliyetçi Hareket tek çare!

FARKINDA OLMALI İNSAN

Farkında Olmalı İnsan

Farkında Olmalı İnsan…
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını
Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden E vvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-İ Mahlukat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini, Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin, Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.

Farkında Olmalı İnsan…
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını
Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden E vvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-İ Mahlukat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini, Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin, Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.