31 Ocak 2015 Cumartesi

YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA

Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, sarhoşa benzeyen bir adam gördüm. Bir sağa bir sola yalpalıyordu. Ve yanındaki direğe sarılmıştı.
Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim. Otuz yaşın üstünde olmalıydı. Kendisine biraz daha sokuldum. Üstü başı son derece temizdi. Yanından geçen bazı kişiler, yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da alay edip gülüyorlardı.
Yavaşça yanına gidip:
- İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?
Dudaklarından, iniltiye benzeyen tek bir kelime çıktı:
- Hastayım! ..
Düşmemesi için, bir kolumu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum. Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış ve yavaş yavaş buzlanmaya başlayan yollarda, birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı.
Araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi. Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim. Hastamızı arka koltuğa yatırarak hastaneye götürdük ve verilen serum tamamlanana kadar başucunda bekledik.
Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, genç adam ise, henüz konuşamadığı için, bize bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Şoför de yanımdaydı… Hastamız bir süre sonra kendine geldi. Onu tekrar arabaya bindirip evine götürdük.
Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve oğlunu da alarak sokağa fırlamıştı. Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinç içinde kucaklaştılar.
Saatlerce süren yorgunluğumuzdan eser bile kalmamış, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karşısında gözlerimiz dolmuştu.
Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumu sordum.
Başını sallayarak:
-Borçlu değil, alacaklısın dostum! .. dedi. Çünkü böyle bir iyiliğe beni de ortak ettin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bir adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için, alacaklı duruma düştün.
O mert adamla kucaklaşıp ayrılırken, gecenin ayazını hissetmiyor ve evime yürüyerek dönmek istiyordum.
Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde, yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim. 

BAŞARININ SIRRI

İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.

Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.

Herkese başarılar dilerim.

29 Ocak 2015 Perşembe

BAŞBUĞ’DAN TÜRK GENÇLİĞİNE

GENÇLERE HİTAP
Genç Arkadaşlarım;
Aziz gençler,
Sizlerin partiye kaydınız yenidir, fakat her milliyetçi gibi, kayıttan önce de bizdendiniz.
Zira biz devlet idaresini, Türk Milletinin tarihî kıymet ‘hükümlerine; maşerî vicdanlarına, İslâmî ahlâkına dayandırmanın lüzum ve zaruretini dâva ediyoruz, bu unsurlara dayanarak güç ve kuvvet kazanacağımıza inanıyoruz. Daha da ileri giderek diyoruz ki, millî, ahlâkî, tarihî vasıflarımızı inkâr ederek, değiştirerek, kısacası Türklükten çıkarak kuvvet kazanılacaksa bunun karşısındayız. “Zira kurt karın doyurmak için köpekliğe razı olmaz.”
Aziz arkadaşlarım,
Milletimiz tarihin hangi çağında kendinden başkalarına özenmiş, başkalarına benzemeye gayret etmişse zaafa düşmüş ve devleti dağılmıştır. Ne zaman kendine dönmüş, kendi benliğinin cevherine dayanmışsa dünyayı titreten bir güç olmuştur.
Bilge Kağanın Orhun taşlarına kazdığı ebedî öğüt gerçeği bildiriyor: “Ey Türk titre kendine dön.”
Kendine dönüş başlamıştır. Yıllar yılı suçmuş gibi görülen milliyetçilik yeniden parlamıştır. O kadar ki, 29 yıldır milliyetçiliği ağzına almayan ve genç subayları, ihtiyar âlimleri, üniversiteli aydınları milliyetçilikle suçlayıp “Tabutluk” işkencesine tâbi tutan kişiler bile “biz milliyetçiyiz” demek zorunda kalmışlardır.
Yıllardır liderlerinin izinde yürüyen, kelimelerini onun mefhumlarına göre seçen kişiler, yedi yıl önce milliyetçilerin yurt dışına sürülmesini alkışlayan kimseler bugün yeni kurdukları partinin milliyetçi olduğunu ilân etmektedirler. Hattâ oportünist, sosyalist, komünist, mason beynelmilelciler bile milliyetçi görünmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu büyük bir zaferdir ve kazanılmıştır.
Otuz yıldır süren savaştan galip çıkan biziz. Zira silâhımız Türk’ün tarihî, Türk’ün mâneviyatı, Türk’ün realitesi, hülâsa edelim; Türk’ün kendisi idi. Onların silâhı; ifsat, iftira, sövgü, yergi, menfaat, hırs, yalan, dolandı.
Anadolu’da “Yel kayadan ne koparır” derler. Tezvir yeli Türklük kayasına çarptı ve dağıldı.
Birinci merhale aşılmıştır, milliyetçilik, Türkçülük dosta düşmana kabul ettirilmiştir.
Şimdi ikinci devre başlamıştır, milliyetçilik siyasî ve idarî tatbikata geçmelidir.
Bunu da başaracağız. Zira 30 milyon Türk’le beraber 100 milyon Türklüğün kudretini kalbimizde duyuyoruz.
Genç arkadaşlarım;
Hür, müreffeh ve kudretli bir Türkiye kurmalıyız. Hem de çok çabuk, çok hızlı, hiç vakit kaybetmeden. Heba edilen 150 yıldan sonra 1960′dan bu yana 9 sene zaaflar tereddütler, küçük oyunlarla heder edildi. 9 yıl çok zamandı, aşk ile, imân ile, ilim ile girişilecek bir savaşı sona erdirmeye yeterdi. Üzüntümüz budur. Millet hayatının 9 yılını şahsî kaprisleri uğruna israf edenlere lânet ediyoruz. Dâvamız şahısları ile değil tutumları iledir.
Aziz Arkadaşlarım;
Güçlenme yolunda ilk yapılacak iş sanayileşmedir. Bugün dünya yüzünde nüfusu ve toprak sahası ne kadar küçük olursa olsun sanayii kuvvetli olan memleket kuvvetli memlekettir. Tekniğin ilerlemesi, atom ve füze silâhlarının harp sahasına girmesi buna sahip olanlarla olmayanlar arasında büyük farklar yaratmıştır. Biz dünya yüzünde çağdaşımız olan ileri tekniğin sahipleri ile bir hizaya gelmek mecburiyetindeyiz. Varlığımızın garantisini ilelebet müttefik yardımlarına bırakamayız. Bu gerçek bir emniyet değildir. Yarın ya iç fesatçıların teşviki ile NATO’dan çıkmak veya bir Rus-Amerikan uzlaşması ile NATO dağılmak durumuna gelirse yeni ittifaklar mı arayacağız? Hayır arkadaşlarım, kendini savunur, kendi silâhını yapar, kendine yeter bir millet olmalıyız. Bu sanayileşmekle kabildir. Devletin de, ferdin de bütün imkânları sanayie yönelecektir. Köylerde yaşayan nüfusun dörtte üçü sanayide olacaktır. Bu suretle hem boş duran, boş durduğu için birbirini kıran vatandaşlarımız iş bulacak, rahat edecek, emeğinin nimetini görecek, hem Türkiye istihsali artacak, kendine yetecek ve yabancılara satılacaktır. Hem ziraatteki nüfus azalarak bugün çiftçi nüfus başına (8) dönüm düşen toprak 250 dönümden aşağı düşmeyen aile çiftlikleri haline gelecektir.
Sanayileşen Türkiye’de dağınık köyler birleştirilerek yeni şehirler kurulacaktır. Bir fabrika, Karabük gibi 12 evlik bir köyü 55 bin nüfuslu bir şehir yapmıştır. Sosyal ve ekonomik kaide budur. Bir işyeri 6 kişiyi başına toplar ve besler. Yeraltı madenleri ve yerüstü su enerjileri ile Türkiye kısa zamanda sanayileşecek imkâna sahiptir. Bu imkân kullanılmalıdır.
Mamul sanayi mallarımız için müşteriler hazırdır. İstihlâk haddi fazla, iştirak kabiliyeti kuvvetli, tarihî, dinî, stratejik birliğe sahip olduğumuz petrolcü güney komşularımız kendileri için en ucuz malları Türkiye’den alacaklardır.
Bu sanayiin kurulma ve gelişmesi için eğitimin yönü tekniğe çevrilecek her sene üniversite kapılarında ıstırapla inleyen gençlik, yeni yeni teknik ilimler öğreten fakültelere yerleşecek, yüzbinlerce mühendis ve teknisyen yeni Türkiye’yi, Büyük Türkiye’nin çekirdeğini kısa zamanda gerçekleştireceklerdir.
Kudretimizin kaynağı, ümidimizin mihrakı, yarınımızın teminatı sizlersiniz, aziz gençlerimiz.
TÜRK GENÇLİĞİNİN HEDEFLERİ
Ülke ve ulusların bugünü için ve yarını için umut kaynağı olan gençlik, aynı zamanda, bir devletin devamlılık konusundaki güvenidir. Önemi büyüktür, yücedir.
Üzülerek belirtmek gerekir ki, bugüne kadar ülkemizde gençlik konusu bir millî dâva olarak ele alınmamış, gençliğe hizmet yolunda bir metod tesbit edilmemiştir.
Türk Gençliği, Türk Milletinin geleceğinin biricik ümidi ve kurtuluş kaynağıdır. Bu görüşle gençleri teşkilâtlandırmak, memleket kalkınmasında başarılı hizmetler yapmaları için hazırlamak ve yetiştirmek gereklidir.
Bugüne kadar yöneticiler tarafından gençliğin hamle gücü değerlendirilmemiş ve gençlik gelişi güzel bir atmosfer içende sosyal, ekonomik, siyasal, teknik imkânsızlıklar karşısında yapayalnız ve yardımsız bırakılmıştır.
Gençliğin ruh ve beden sağlığı büyük ölçüde ihmale uğramıştır. İyilik, doğruluk, güzellik, gerçek ülküsü ve ilmin meydana getirdiği sonuçlar sistemli bir şekilde gençliğe verilmemiş ve gençliğin temel eğitimi görüntüler ve tesadüflere dayandırılmıştır.
Devletin gençliğe ait yükümlülükleri yerine getirilmemiştir. Gençlik zümrecilik ve kaba particilik anlayışı içinde lider kadroların ülke yararına çizilmeyen dar fikirler hücresine kapatılmak istenmiştir. Partiler gençliği bir bütün olarak görmek ve ana programlar düzeni içinde bu millî dâvayı çözümlemek yolunu seçmemiş, yabancı fikir ve politika akımlarının tesirinden doğacak zararlı sonuçlan düşünmemiş, gereken tedbirleri almamıştır. Sonuç olarak, diyebiliriz ki, gençlik yetişimi Türkiye’de nicelik yönünden olduğu kadar, nitelik bakımından da yetersiz bırakılmıştır.
Gençlik, yorgun ve yıpranmış yetişkinlerin baskı ve istismarına hedef kabul edilmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen, yetişimi eksik ve kusurlu olmakla beraber, genç kuşakların formasyonu yaşlı kuşaklardan ileridir. Yarına güvenimiz de bundan doğmaktadır. Bunu mutluluk sayarız. Bugün dünya nüfusunun üçte biri gençlerden müteşekkildir. Bu rakam küçümsenemez, hele az gelişmiş ülkelerde ise toplam nüfusun yarısını bulmaktadır. Bu ülkelerde gençlik toplum sorunları ile uğraşmakta ve daha aktif bir rol oynamaya hazırlanmaktadır.
Türkiye’de gençliğin oranı, toplam nüfusun %40’ını aşkındır. Türk gençliği diğer az gelişmiş ülke gençlerine oranla daha fazla çağdaş uygarlık düzeyinde, meselelerin güç ve daha nâzik duruma gelmiş olması idrâki içinde itici, hamleci kuvvet olma zorunluğundadır. Türk Milletinin birliği, Türk Vatanının ve Devletinin egemenliği ve bütünlüğü temel değerini korumak ve bunu bozmak için çaba gösteren fesat güçlere karşı savaşmak bilincini ve heyecanını daima taşımalıdır.
Doğu ve Batı ülkeleri kendi gençliklerinin önemli rolünü bilerek, gençlik politika ve hedeflerini tahakkuk ettirmişlerdir, ettirmektedirler. Bunun yanında dünya ülkelerinin gençliğine ve onun problemlerine, kendi görüşlerini kazandırmak için, uygulanacak politikanın tesbit, tatbik ve tahliline eğilmişlerdir.
GENÇLİK ANLAYIŞIMIZ
Gençlik, hür düşüncenin ve beşer aklının varlığında yeni bir davranış ve gelişecek toplum yapısının temel güç, enerji ve ümit kaynağıdır. Gençlik, politika hedeflerini tahakkuk ettirici, yükseltici, ilerleticidir.
Biz Türkiye’de fikir, ruh ve beden sağlığı, fikri hür, vicdanı hür, ezilmeyen ve ezmeye hevesli olmayan yüksek bir irâdeye sahip, devletin ve milletin geleceğini, sorumluluğunu taşımaya hazırlanan, nefsine güveni olan gençlik istiyoruz.
Bu ruh ve şuurla yoğrulacak Türk gençliğini sosyal, kültürel, ekonomik kalkınma dâvamızın çözümcüleri, millî varlığı ayakta tutan, yücelten, bölünmezliğini sağlayan güçlü bir temel aksiyon varlığı kabul ediyoruz. Gençliği geleceğin kuvvetli ve müreffeh Türkiye’sinin ana yapısını teşkil eden bir unsur olarak ve yüksek idarecileri olarak görüyoruz.
Türk gençliği ayrılmaz bir bütündür, bölücü çabaların sermayesi ve oyuncağı değildir.
GAYE VE HEDEF
Türk gençliğinin gayesi, Türkiye’de insan hak ve hürriyetlerini, kişinin ve toplumun refah ve huzurunu, sosyal güvenliğini gerçekleştirecek ve teminata bağlayacak bir devlet düzeninin ve yönetiminin bütün müesseseleri ile birlikte hızla kurulmasını sağlamak ve Türkiye Cumhuriyetinin hürriyet, barış, hizmet ve refah devleti olarak inşa ve gelişmesinde aksiyoner kitle haline gelmektedir. Hedef ise: Çağdaş insanlığın ortak medeniyetine yapıcı olarak katılmaktır. Bu amaçla Türk gençliği olarak devletin bütün güç ve imkânlarının ileri bir hayat tarzı kurmak ve yaşatmak için seferber edilmesini, milletin çağdaş ilim ve tekniğe göre teçhiz ve teşkilâtlanmasını gerekli görmekteyiz. Devletin yönetiminde, toplum hayatında ve gençliğin yetiştirilmesinde ilmî düşünce ve plân ilkesinin egemenliğini istiyoruz.
Türk gençliği bu gayeye:
a- Milliyetçi, maneviyatçı, sosyal, hukuk devleti ülküsüne;
b- Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlâkçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Köycülük,  Endüstricilik ve Teknikçilik ilkelerine samimiyetle bağlanmakla ulaşabilir kanısındayız.
GENÇLİĞE TAAHHÜTLERİMİZ
Biz Türk Milletinin çağdaş uygarlığa ulaşması için Türk Gençliğinin:
a- Millî kültüre sahip kılınmasını, benliğinin korunmasını, nesilden nesile geliştirilerek ulaştırılmasını,
b- Fikrî ve fizikî gelişmesinin modern bilim ve yaşama düzeyinde gerekli yetenekte sağlanmasını, şart görüyoruz.
Bu amaçla:
1-Kültür ve eğitim müesseselerinin bilim düzeyinde verimlilik ve rasyonellik ilkesine uyarak kurulmasını, cihazlandırılmasını, meslekî ve sosyal tertibin modern milletler ölçülerine göre geliştirilmesini sağlamalıdır.
2-Fırsat ve imkân eşitliği hiç şaşmaz hedefimizdir.
3-Millet gençliğinin tümüne sosyal sigorta garantisi tatbik edilmelidir.
4-Gençliğin tümüne parasız sağlık hizmeti temin edilmelidir.
5-Çocuklar ve gençler çalışma şartlarından özel olarak korunmalıdır.
6-Eğitim ve kültür tesisleri yurt sathında dengesiz dağıtılmamalıdır.
NETİCE
Üniversite gençliği tek bir ülkü etrafında toplanmalıdır, o da: Milliyetçilik, Türkçülük şuurudur.Türkiye sınırları içinde yaşayan vatandaşlar bölge, kök, din, mezhep farkı gözetilmeksizin Türk Milletinin öz evlâtlarıdır. Bunların vatanın yükseltilmesi ve Türklüğün güçlü, ileri bir varlık haline getirilmesi yolunda el ele çalışmalarını sağlamak ve birleşik millî ülkümüze doğru koşturmak, Türk gençliğinin başta gelen ödevlerindendir.
Ayrıca gençliğin, milliyetçi görüşleri benimsemesi vatan ve millet yararına hepimize çok, pek çok şeyler kazandırır.
Üniversite gençliğinin, maddî durumu çok iyi olanlar hariç, bütün hepsinin iaşe, giyim, yatma külfeti ile bütün ders, araç ve kitaplarının masraflarını devlet üzerine almalıdır.
Burslar bu amaçla çok geniş imkânlar ile genişletilmelidir. Bundan başka üniversite gençliği tatil devrelerinde halka ve köye, bunların meselelerine inmek vs. dertleriyle dâvalarını yakından bilmek, kavramak için aralarına girerek ve hattâ köy kalkınmasında fiilen, bedenen çalışması kat’i olarak gerekir.
BÜYÜK HEDEF
Ben Türk Milletini;
Sokaklarda ıspanak fiatına satılan demokrasiye; Rüşvetle, hile ile, çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine; Ahlâk’tan mahrum bir hürriyete; Tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum.
Türklük şuûr ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikat yolu, ALLAH yoluna çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum.
Hareketin adını isteyenlere açıkça ilân ediyorum: Yeniden maneviyâta dönüş…
Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktadır. Bu yolda bizi tavizkâr politikacı olarak itham edenler, Türk’ün yüce varlığını anlayamayanlardır. Unutmamalıdır ki, bir çiftçinin toprağa tohum saçması, tarlaya tâviz vermesi demek değildir. Toprağı değerlendirmesi ve verimli kılması demektir. Bizim hareketimizin de mânâ ve ruhu budur.
Yine unutulmamalıdır ki, medeniyetler, devletler para ile değil, inançla kurulurlar; parasızlıktan değil, inançsızlıktan çökerler.
Türk Aydınları; Türk Gençliği, buluşma yerimiz Büyük Türkiye’dir. Buluşma noktamız imanlı Türk ferdinin kafası, kalbi ve cevher-i aslîsidir. Bugüne kadar olduğu gibi Türk halkını yalnız kendi yazdığınız kitabı okumaya, yalnız kendi söylediklerinizi dinlemeye çağırmayınız. Siz de onun söylediklerini dinlemeye, onun okuduğu kitabı okumaya, onu tanımaya, anlamaya koşunuz.
O zaman buluşma yeri ve ırktaşında asgarî müştereklerde değil, azamî müştereklerde birleşeceğiz.
Türk Milletini iktidarları için bir basamak, demokrasiyi de sadece bir rey düzeni olarak kabul eden görüş, bizim görüşümüz değildir.
Saflarımız, Türk Milleti’nin ve Devletinin ebedî hayatını düşünen milliyetçilerin, vatanseverlerin meydana getirdiği bir saftır.
Anadolu’nun dağlarında, ovalarında bir Eyüb Peygamber sabrı ile dolaşan, çalışan, kahırkeş, çilekeş çiftçi, işçi topyekûn yurt çocuklarını bu mânevî dâvamıza dâvet ediyoruz.
Vazifemiz; “ALLAH, taşıyacağımızdan daha fazla yük yüklemez” inancı içinde çalışan, yürüyen bu insanların inançları ile istihza ve istiskal değildir. Onların yükünü omuzlamaktır, onların haklarını çaIanlarla; rızıklarına, emeklerine el uzatanlarla mücadeledir.
Bu mücadelemiz içte ve dışta yılmadan devam edecek ve bu yolda Allah’ın izni ile mutlaka muvaffak olacağız. Çünkü yolumuz hak ve hakikat yoludur.
Bu ülkede teknik üniversitelerin, fen fakültelerinin lâboratuvarları ile Yüksek İlâhiyat Akademileri’nin koridorları birleştirilmelidir. Bugün “madde” ve “mânâ” felsefesi insanlığı bir çıkmaza doğru sürüklemektedir. Oysa madde ve mânâ ne birbirinin aynı, ne de birbirlerinden gayridir. İnsanlığı ve milletleri gerçek mutluluğa götürecek yol, mutlaka ilmin ve ahlâkın basamaklarından geçmelidir.
Türk Milleti bu yolda birçok örnekler vermiş, insanlığa önderlik etmiştir. Bugün yine Milletimizin ve aynı zamanda insanlığın mutluluk tohumları bu topraklarda gizlidir.
Türkiye ve Türk Milletinin karakteri içerden ve  dışardan çok iyi kıymetlendirilmelidir. Kore yaylasında kopan bir fırtına, kendi sahillerinde söner. Vietnam’da kopan bir fırtına, ancak kendi sahillerini yalar; Himalayalar’da kopan bir fırtına dâhi Hint Okyanusu’nda kırılabilir. Fakat, Anadolu yaylasında kopan bir fırtına bütün dünyâyı tesir altına alabilir. Bunun böylece bilinmesi ve değerlendirilmesi gerek.
Alparslan TÜRKEŞ

KIZIM FATİMA BİLE OLSA

Adaletsizliği, haksızlığı en büyük zulüm olarak gören ve emanetleri ehline vermeyi emreden yüce dinimiz, adaleti, iyiliği, ihsanı ve infakı emreder, fuhşiyatı, münkeri ve bağyi yasaklar. Bu konuda yüce kitabımızda şöyle buyrulur:
“Allah, şüphesiz adâleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutarsınız diye size öğüt verir.” (16/Nahl,90.)
Bu Ayete Göre Yüce Allah Üç Şeyi Emrediyor, Üç Şeyi De Yasaklıyor:
1. Adaleti Emrediyor;2. İhsanı Emrediyor; 3. İnfakı Emrediyor. 1. Fuhşiyatı Yasaklıyor; 2.Münkeri Yasaklıyor, 3.Bağyı/Haddi Aşmayı Yasaklıyor.
Emanetleri Ehline Verin!
Bunun yanında Cenâb-ı Hakk emanetleri yani devlet işlerini, halkın yönetiminin ehil insanlara vermemizi emreder ve şöyle buyurur:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür. (4 Nisa 58)
Emanetlerin ehline verilmeyişi zulümdür. Atama ve tayin yoluyla yöneticilerin ehil olmayan insanları idarecilik ve hâkimlik gibi makamlara atamaları ve seçim yoluyla halkın ehil olmayan insanlara ve kadrolara oy vererek onları yöneticilik ve iktidar makamına getirmeleri zulümdür Bu manada ortaya çıkan zulümden oy vererek ehil olmayan birey ve kadroları iktidara taşıyanlar; ve ehil olmayan insanları hakimlik, savcılık ve idarecilik gibi makamlara atayanlar da Allah katında mesuldür ve vebal altındadırlar.
Kur’an-ı kerimde adl kelimesi 28 ayette geçer aynı kökten gelme gelme kelimeler ise 25 ayette geçmektedir. Muhakkak ki Allah adâleti emreder. Hakkı hak sahibine vermeyi, her şeyi yerli yerinde tutmayı, yerli yerince kullanmayı emreder.
İslama göre adaletsizlik en büyük zulümdür. Cenâbı Hakk, yüce kitabımızda bizden her zaman adil olmamızı ve adaletle hükmetmemizi istemiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”. (4 Nisâ 135)
Düşmanına Karşı Bile Âdil Ol!
İsâma göre kanun karşısında herkes eşittir. Yüce dinimiz İktidar mevkisinde olanların ve kadı/hâkim ve savcıların da adil olmalarını ve adaletle davranmalarını emreder ve şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah için adaleti (hakkı) ayakta tutan (hâkimler), adalet timsâli şahitler olun. Bir kavme ( Topluluğa)duyduğunuz kin sizi adaletten ayırmasın… “ (Maide suresi 8. Ayet)
Yüce dinimiz savaşta bile aşırılığı yasaklar.(Bakara 2: 190) Bir müslümanın bir başka müslümana düşmanlık beslemesi ve davalaşmasında ve düşmanlığında aşırı gitmesi nifak alâmetidir. Peygamber Efendimiz düşmanlıkta haddi aşmayı ve aşırı gitmeyi münafıklık alametleri içerisinde saymıştır. (Buhârî, İman: 25; Müslim, İman: 25)
Kızım Fatima Bile Olsa Elini Keserim!
Peygamberimiz döneminde, Mahzumoğulları kabilesine mensup soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve suçu sabit olmuş, elinin kesilmesine karar verilmişti. Kadının kabilesinden olan bazı kişiler, kadının elinin kesilmemesi için Peygamberimize müracaat etmeye karar verirler. Ancak doğrudan ona bir şey söylemeye cesaret edemedikleri için, Peygamberimizin çok sevdiği, oğlu gibi gördüğü evlatlığı Zeyd b. Sabit’in oğlu Üsame’yi yani torununu araya koyarlar. Sevgilinin sevgilisi ünvanına sahip olan Hz. Üsame, durumu peygamberimize arz eder. Olay karşısında Peygamberimizin tavrı çok sert ve nettir:
Sen kötülükleri önlemek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında mı benimle konuşuyorsun?
Sizden önceki insanları helak eden, ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri hırsızlık edince de onun hakkında ceza uygulamaları idi.
Vallahî, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!
Sonra da emretti, o kadının eli kesildi ve kadın güzelce tövbe etti.
Gerçeği Örtmek ve Gizlemek Küfürdür
Küfür Sözlükte “bir şeyi örtmek, perdelemek, gizlemek ve nimete nankörlük etmek” anlamlarına gelir. Bu bakımdan gerçeklerin örtülmesi, delillerin karartılması, değiştirilmesi ve yok edilmesi küfür alâmetlerindendir.
Öyleyse, emanetleri ehline vereceğiz, ehil olmayanlara oy vermeyeceğiz. Kendi nefislerimizin aleyhine bile olsa, adaletten asla ayrılmayacağız. Hakkı; hakikati her yerde haykıracak ve susmayacağız. Çünkü haksızlık karşısında susmak Peygamber Efendimizin ifadesiyle dilsiz şeytanlıktır. Hakikatleri örtmeyeceğiz, delilleri yok etmeyeceğiz görmezden gelmeyeceğiz. Çünkü hakikatleri/Gerçeği örtmek, ters yüz etmek, yok etmek küfür alâmetlerindendir.