28 Şubat 2015 Cumartesi

KAHRAMAN TÜRK KADINI NENE HATUN

Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını. 1857 yılında Erzurum’da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun Annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreden vefat etti.
Türk-Rus Harbi’nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım ayının 7’sini 8’ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum’un meşhur Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmıştı. Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler. Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası’na yerleştiler.
Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum’a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine “Moskof Aziziye’ye girdi!” sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü.
Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye’ye doğru koşmaya başladı.
Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında ruhunu teslim etmişti. Kocası cephede idi. Minarelerden yükselen “Moskof Aziziye’ye girdi” seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:
- Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah’a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı.
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü:
- Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle.
Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye’ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli, taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı.
Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmıştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası’na doğru.
Aziziye’ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman karşısında.
Aziziye’de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı. Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında. Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı’yı da kısaltıp sadece “Osman”a çevirmişlerdi. Başı dara gelen “Osman teslim” deyip canını kurtarmaya bakıyordu.
Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki. Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı. Aziziye’nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne “Osman” dinleyen oldu, ne de “Teslim”e kulak asan… Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof’un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen ağabeysinin acısını, bin Moskof’u öldürse içine atamazdı…
2.000’e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı. Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu. Onları takip etmek için Erzurumlu’nun atı yoktu. Fakat kaçan atlıyı kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu.
Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile döğüşürken aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından…
“SAYGIYLA ANIYORUZ”
Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra o da bütün Erzurum’un tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı. Doksan sekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof’un Aziziye’de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti.
Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına “Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım” demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı… 170

25 Şubat 2015 Çarşamba

SÖYLESEM TESİRİ YOK, SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL !

Ne yapsam, hiç şaşırmadan kalbimin sesini anlasam
Ne kadar mahzunluğum varsa, içime atsam, Rabbime aşkla ellerimi açsam
Kimseye aldanmadan, nefsimin hoyratlığına kanmadan sevdanın meşkini anlasam
İçimin yanıklığını, sinemin bizarlığını, hakikatın rahlesinde arındırsam


Ey Rabbim...
Sen bilirsin, sen her hareket ve kuvvetin yegane sahibisin, bizzat melikimsin
Acziyetimin, zafiyetler içinde tükettiğim her bir nefesin hesabına kefilsin
Ne yaptımsa, sığınmalar yumağında mizanı bekliyor, andıkça yüreğim titriyor
Nereye baksam, hangi nazarı okusam, bir garipliğin lahzasında içim gidiyor


Niye böyleyim...
Akan zamanda ve bir avuntu içinde, telakkiler nefsimi okşadıça elan bencileyim
Ezan okunuyor, camiler hazin içinde bakıyor, ruhum bizar olup hazan yaşıyor
İmanın mı mukallit, ihsanım mızan içinde hezeyan, kalbim yine içler acısı ağlıyor


Ne vakit bir mevta görsem...
Bizzat yüzsüslüğümün perdelerini çekerek, ruhumun sedasını dinlesem inliyor
Feryatlar niye duyulmuyor, beşer olmak bu kadar sefillik mi yüreğime işliyor
İnsan olmak yetmiyor, muhakeme etmek, idrakin lehçesinde aşkı koklamak istiyor


Gülen sabinin yüreğinde masumluk ne ise...
Dönen zaman içinde imanın telakkilerin lahzasında bir dirhem keder nefesse
Hakikatin şehrine amade olan gönlüm niye böyle meşakkat içinde, elemiyle söyle
Kalmadı hevesim, nefsimin aymazlığına tek çare biliyorum iksiri aşkın nasip eyle


Dil kuruyor, gönül ağlıyor, gözler hüzün boşaltıyor...
Hicranın her sahnesi bir bir sinemin tuvalinde açılıyor, durmuyor hıçkırık başlıyor
Nefesim kesik kesik, sessizliğin kadrinde kalan ruhumun lisanını mahzun bakıyor
Kalbim seni anıyor,rahmetine sığınıp umutlarım kanatlanıyor ve için sızlıyor


24 Şubat 2015 Salı

VATAN TOPRAĞI KANLA KORUNUR, KANSIZLIK EDEREK KADERİNE TERK EDİLEMEZ

Süleyman Şah Saygı Karakolu yurt dışında bayrağımızın dalgalandığı tek vatan toprağı idi.
Artık böyle bir yer yok!
Tek kurşun dahi sıkılmadan bu vatan toprağını kaybettik!
Üstelik "büyük bir gurur" vesikası olarak aynı karakolu, başkalarına mahal vermeden kendimiz yok ettik!
Bu açıdan 22 Şubat 2015 tarihi Türk Milleti açısından kara bir gün olarak kayıtlara girmiştir.
Sınırlarımız dışında bulunan tek vatan toprağı olan Süleyman Şah Saygı Karakolu "kaderine terk edilerek" geride bırakılmıştır.
Süleyman Şah Türbesi, AKP iktidarının talimatıyla boşaltılmış, mezarlardaki naaşlar alınmış ve türbenin içerisinde bulunduğu alan patlatılarak imha edilmiştir!
Böylesi bir utanç tablosunu AKP sonunda Türk Milletine yaşatmıştır.
Küçük bir vatan toprağını dahi korumaktan aciz kalanlar, ucuz kahramanlık masallarıyla binlerce yıllık Türk tarihinin şerefli mazisine kara bir leke çaldılar.
* * *
Son personel değişimi ve tahkimatı yaklaşık 11 ay önce yapılan ve bu tarihten sonra doğrudan ulaşım kaynakları kesilmiş olan Süleyman Şah Saygı Karakolu'nu "imha ederek geri çekilmek" bu milletin sinesine çekebileceği bir durum değildir.
Bu anlayışı bizim tarihimizde görmek mümkün değildir.
Yakıp yıkarak geri çekilmenin ve dahi kaçmanın ne olduğunu bizler yalnızca Yunanlıları Anadolu'dan kovduğumuzda görmüştük.
AKP, Türk Askerini şimdi aynı pozisyona düşürmenin izahını nasıl yapacak, bunun vebalini nasıl kaldıracaktır?
Bugün Süleyman Şah Karakolu'nu "tehdit" algılamasıyla boşaltan zihniyetin, yarın vatanın herhangi bir bölgesi ile ilgili tutumunun ne olabileceği de böylelikle ortaya çıkmış bulunuyor.
AKP'nin akıllara ziyan tavrına bakarak yarınlarda Akdeniz'deki adaları ya da Ege ve Trakya'yı Yunanistan'a, Doğu ve Güneydoğu'yu da Ermenistan ile PKK'ya "güvenlik gerekçesi" ile bırakmak mümkün olabilecektir!
* * *
Türk tarihinin hiçbir döneminde tek karış vatan toprağı dahi uğruna kan dökülmeden kaderine terk edilmemiştir.
Tek bir çakıl taşından dahi bu ölçüde vaz geçilmemiştir.
Kanla alınan hiçbir toprak "kansızlık" ederek hiçbir zaman geride bırakılmamıştır.
Vatan toprağının kaderine terk edilemeyeceğini bu millet en son İstiklal Harbi'nde göstermiştir.
O günkü kararlılık, Anadolu'ya "vatan dediğimiz" şiarın bugünlere kadar uzanmasını sağlamıştır.
"Vatanın her bir karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça kaderine terk edilemez." anlayışı bu topraklarda bugünlerde ezanın okunmasını, bayrağın dalgalanmasını mümkün kılmıştır.
Peki şimdi yapılan nedir Allah aşkına?
Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ufacık bir alanı dahi korumaktan aciz olduğu izleniminin yaratıldığının ülkeyi yönetenler ve askerin başında bulunan komuta kademesi farkında mıdır?
Vatan'ın aslında vaz geçilebilecek bir mevzu olduğunun algılamasının oluştuğunun idrakinde midir?
* * *
Çaresizliğin tanımı Türk Milleti için mümkün değildir.
Bu millet çaresizliğe çare olmak için binlerce yıldır var olmuş bir millettir.
Ancak şimdi geldiğimiz noktada kendi vatanını savunma konusunda "çaresiz kaldığı" imajı yayılmıştır.
Türk Milleti alnına çalınan bu kara lekeyi mutlaka temizlemelidir.
AKP'nin ucuz kahramanlık masallarının, Süleyman Şah Karakolu'nda bayrak indirilmeden, bir başka yere bayrak dikildiği söyleminin kabul edilebilecek bir yanı yoktur.
Asıl mevzu o bayrağı o karakoldan indirmemektir!
Ne yazık ki düşmana ya da teröristlere fırsat kalmadan bayrağı o vatan parçasından indiren AKP'nin rezil anlayışı olmuştur.
Şu işe bakınız ki Kandil'e Türk bayrağını dikemeyenler, Kandil'de bulunan teröristlerin yardımıyla Süleyman Şah Karakolu'ndaki bayrağı indirmişlerdir.
PKK'nın Suriye'deki kolu olan PYD'lilerden yapılan açıklamalara bakılırsa Süleyman Şah Saygı Karakolu'ndan bayrağın indirilmesi operasyonu, IŞİD'li teröristlere karşı, PKK'lı teröristlerin desteği ile mümkün olmuştur.
Bu vahim iddia karşısında iktidar kanadından hiçbir açıklama gelmemesi hadisenin ne kadar elim olduğunu bir başka açıdan gözler önüne sermektedir.
Türkiye bu zillete daha fazla tahammül edemez.
Milletin emeğime ve ekmeğine göz diken rezil anlayışın sahipleri şimdi de milletin kendisine ait olan vatan toprağı ile ilgili olarak türlü kepazelikler sergilemeye başlamıştır.
AKP'yi iktidardan yollamak milli ve tarihi bir sorumluluktur.

NOT: Bir yanda Fırat'ımız şehit oldu, öbür yanda Fırat kenarındaki vatan toprağı elden gitti. Fıratlara bu bahtsızlığı yaşatanları Allah'a havale ediyorum. 
İzmir Ege Üniversitesi'nde, bölücü vatan haini teröristler tarafından şehit edilen Ülkü Ocakları Üniversite Sorumlusu, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü 4. Sınıf Öğrencisi Fırat Yılmaz Çakıroğlu'na yüce Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve Milliyetçi -Ülkücü camiaya  başsağlığı diliyorum.

BİR ÖLÜP BİN DİRİLERDEN OLACAĞIZ

Eskiden terör örgütü PKK denildiği vakit sadece Güneydoğu Bölgesi’ndeki hainlikler akla gelirdi. 
“Yeni Türkiye” denilen soytarılık da ise terör örgütü PKK denildiği vakit, Türkiye’nin her yerindeki hainlikler akla geliyor. Şuan PKK’nın hainlik yapmadığı bölge, şehir, kasaba ve köy kalmamıştır. Bu durumu Kobani’yi bahane ederek yaptıkları eylemlerle Türkiye’nin her yerinde gördük. Bu manzaranın tek sorumlusu PKK açılımı ile PKK’ya yol açan, PKK’ya her manada stratejik destek veren AKP iktidarıdır. Çünkü AKP iktidarının PKK ile ruh birlikteliği ve zihniyet uyumu vardır.
AKP yüzünden terör örgütü PKK her yerdedir, her yerde elini kolunu sallayarak eylem yapmaktadır. Devlet otoritesi çekilmiş yerini PKK otoritesine bırakmıştır.
İşte bu sebeple PKK, İzmir de yapılandığı Ege üniversitesinde bile Fırat Çakıroğlu isimli Ülküdaşımızı şehit etmiştir. Dağ gibi genç yiğidimiz kara toprağa düşmüştür. AKP’nin yönettiği devlet, PKK’nın başını ezemediği gibi terör eylemi için alan açmaktadır. Fırat Çakıroğlu isimli Ülküdaşımız bıçaklanarak kan kaybından şehit olmuştur. Ve olay anındaki polisin ihmali, ambulans gelmesindeki engelleyici tavrı yüreğimizin yanmasını kat kat artırmıştır.
Bir başka kahpelik ise medyanın belli bir kısmından gelmiştir. Fırat Çakıroğlu’nu şehit edenlerin PKK’lı olduğu bilindiği halde medya bu haberi “karşıt görüşlü öğrenciler” yahut “Sağ-sol çatışması” diye vermekte ısrar etmiştir ve halende bu tutumunu sürdürmektedir.
AKP iktidarının PKK yol açmasına uyumlu olarak yandaş medyası da bu haberi bu şekilde sunarak aklınca PKK’yı korumaya ve PKK’nın bir alçak saldırısını da gizlemeye çalışmaktadır. PKK’ya yıllardır kucak açmasıyla bilinen sol medyada bu manada AKP’ye yancı olmaktadır.
Elbette Fırat Çakıroğlu isimli Ülküdaşımızın katili sadece PKK’lı bir terörist değildir.
“PKK Düşman değildir” diyen, PKK’nın hamisi Barzani’yi başının üstünde taşıyan, PKK Açılımı başlatarak Öcalan’ı önder konumuna getiren ve onun bir dediğini iki etmeyen, PKK’ya karşı mücadeleyi askıya alan, Barzani’ye Kobani’de çatışan PKK’lılara destek versin diye silah yardımı yapan, Peşmerge ve PKK Kobani’ye ulaşsın diye koridor açan, “Kürdistan’a selam olsun” olsun diyen Cumhurbaşkanı görünümlü zat bu katillerin manevi destekçisidir.
PKK’lılardan özür dileyen, PKK’lı sözde sanatçılarla kol kola yürüyüşler düzenleyen, Kobani’de çatışan PKK’lılara selam yollayan Başbakan görünümlü zat da bu katillerin manevi destekçisidir.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “AKP’nin; Ankara’da, İmralı’da ve Kandil’de pazarlık yaptığı, jest ve tavizlerle elini güçlendirdiği hainler saldırı ve tahrik kampanyalarına devamlı yenilerini eklemektedir.
Çözüm diyerek PKK’nın silahını temizleyen, namlusuna hedef belirleyen Hükümet ve çürümüş devlet görevlileri İzmir’deki kanlı cinayetin esas azmettiricisi, gerçek sorumlusudur.
İç güvenliği pakete sokma amacında olan, PKK’yla şerefsizce, ahlaksızca aynı kareye giren AKP’nin, şiddet ve dehşetin kapanına düştüğü, şuursuzca sarayın çıkarlarına hizmet ettiği kuşkusuzdur.
Fırat’ımızı hayattan koparan İzmir’deki kanlı cinayet AKP-PKK ortak yapımı olarak milli hafızalara kazınmıştır.” sözleri Fırat Çakıroğlu Ülküdaşımızın katillerine projektör ışığı tutmaktadır.
57.Hükümet zamanı adı unutulan terör örgütü PKK’yı, Türkiye’yi yönetir hale getiren AKP iktidarı Fırat Çakıroğlu Ülküdaşımızın asıl katilidir.
3 Kasım 2002 tarihinden itibaren PKK’nın başını ezmek yerine, başını kaldıran ve azdıran AKP, PKK’nın Türkiye’nin her yerinde yaptığı her eyleminden baş sorumludur.
Yurdu yaşatmak için can veren Fırat Çakıroğlu gibi yiğitlerin hesabını da AKP verecektir.
Türkiye’de PKK’nın en büyük partisi AKP olmuşken, hiç kimse bize masal anlatmasın…
Bu AKP, bu topraklardan elini ayağı çekmezse daha çok canlar yanacaktır maalesef. Çünkü Türkiye’deki her gelişme onu göstermektedir.
Fırat Çakıroğlu isimli Ülküdaşımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Ondaki bozkurt yürekli bakış mücadelemize büyük güç olacaktır. Atsız’ın da mısralarında can verdiği şu sözler bu kutlu davada ışığımız olacaktır.
Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından 
Koşar adım gitmeli onların arkasından. 
Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından 
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.
Kimse sevinmesin; bir ölüp, bin dirilenlerden olacağız