4 Mart 2015 Çarşamba

BOZKURT TÜRK'ÜN ''ASIRLARDIR'' SEMBOLÜDÜR

Bizim atalarımız Orta Asya'da, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Burası Çin ile sınırdaş olan bir ülkeydi. Bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu (malesef) Çin tarih kaynaklarından öğreniyoruz.. Çin tarihçileri M.Ö. 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi 4000 yıllık bir tarihtir. Atalarımızın kültürü "Bozkır" kültürü olarak ifade edilmektedir. Bozkır kültürünü Türklerin siyasi ve sosyal yapısı oluşturmaktadır. Bu kültür, göç ve fetihler esnasında orada terk edilip gelinmiş değildir. Esasında, sosyolojik kaideler de göstermektedir ki kültür bir elbise gibi eskiyip atılmaz veya değiştirilemez. 

Bozkurt, asırlardır yaşayan bir ülkünün, Büyük Türkçülük Ülküsü'nün sembolüdür. Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milleti'nin inanışlarındaki rolü üç şekildedir:

Ata olarak Bozkurt

Rehber olarak Bozkurt

Kurtarıcı olarak Bozkurt

Bozkurt'tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlarında ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen Bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin millet hayatında büyük tesiri olacak hareketlere girişecekleri zamanlarda Bozkurt onlara yol göstermekte, rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı'nda ve Kut Dağı efsanesinde Bozkurt milli bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk'ün zor duruma düştüğü zaman Bozkurt'un ortaya çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır. Sanki Bozkurt manevi bir alemden Türk Milleti'nin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkarak yol göstermektedir. Türk tarihinde pek çok kahraman, Bozkurt simgesi ile temsil edilmiştir. Aşına sözcüğünün hem Bozkurt anlamına gelmesi, hem de Hun ve Göktürk hükümdar sülalesinin adı olması rastlantı değildir. 

Bozkurt'un Türk destanlarındaki fonksiyonu tamamen semboliktir. Milletin büyüme, yayılma ve güçlenmesi için takip edilmesi gereken yolların işaretini destan maddî unsurlarla ifade etmektedir. Bozkurt'ta sembolize edilen fikir Türk birliğini sağlayan, Türklerin büyüyüp gelişmesini temin eden bir fikirdir. Türkler bu fikire inanıp riayet ettikçe hakimiyetlerini ve üstünlüklerini korumakta, bu fikirden ayrıldıkları zaman felakete uğramaktadırlar. Onları felaketlerden kurtaran da yine Bozkurt olmaktadır. İşte burada Bozkurt, bir ülkünün, yani sosyal bir hayat nizamının yansımasından başka bir şey değildir. Kısacası, Bozkurt asırlardır varolan bir ülkünün sembolüdür. 

Eski Türkçe'de Bozkurt'a, "Kök Böri" (veya "Börü") adı verilirdi. Buradaki "Böri" (ya da "Börü") sözcüğü "Kurt" anlamına gelirken, "Kök" de bugünkü "Gök" sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Fakat Kök (Gök) kelimesi mavi rengi tasvir etmek veya gökyüzünden bahsetmek için değil, "Ulu" anlamında kullanılır. Mesela "Kök Tengri", "Ulu Tanrı" anlamına gelir. 
Türk destanları arasında, milli motifler bakımından özellikle dikkat çekenler şunlardır: 

Oğuz Destanı.

Bozkurt Destanı.

Ergenekon Destanı. 

Göç Destanı.

Bu dört destandaki ortak ve temel motif, Bozkurt'tur. 

Oğuz Destanı'nda, seferleri sırasında Oğuz Kağan'a Bozkurt yol gösterip kılavuzluk yapmış, Oğuz Kağan'ın orduları bu sayede zaferler kazanmıştır. 

Bozkurt Destanı'nda, ayakları ve kolları kesilip ölüme terk edilen bir oğlan çocuğunu dişi bir kurt iyileştirip beslemiş; düşman askerlerinin genci öldürmek istemesi üzerine de Altay Dağları'na kaçırıp kurtarmıştır. Daha sonra dişi kurt, bu çocuktan gebe kalarak 10 oğlan doğurmuştur. Bu oğlanların büyüyüp çoğalması ile, Türk soyu eriyip gitmekten kurtulmuştur. Hükümdar olan Aşına, Bozkurt'un anısını unutmadığını göstermek için, çadırının önüne kurt başlı bir bayrak dikmiştir. 

Ergenekon Destanı'nda ise, Bozkurt, demir dağı eritip çıkan Türkler'e yol göstermiştir. Ergenekon'dan çıktıktan sonra, Türklerin ilk hükümdarı Börte-Çine (Boz-Kurt) adını almıştır.

Göç Destanı'nda, ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Türkler'e, bir Bozkurt yol göstermiştir. 

Bu destanlarda, Bozkurt'un şu nitelikleri ortaya çıkmaktadır: 

Soyun devamını sağlamak. 

Türkler'e kılavuzluk etmek.

Türkler'i felaketlerden kurtarmak.

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir konumdadır. Gök Türk kağan sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi. Gök Türk kağanları, atalarının anısına saygı olarak, otağlarının önüne altından kurt başlı bir tuğ dikerlerdi. Böylece kurt başlı sancak, Türkler'de kağanlık (hakanlık) alameti olmuştur. Ancak bu gelenek yalnızca Gök Türkler'e özgü olmayıp, kökeni Asya Hun Türkleri'ne ve Türkler'in eski atalarına değin gider. M.Ö.'ki Asya Hunları'nda ve hatta o çağlarda Batı Türkistan'da yaşayan U-sun (Wu-sun) Türkleri'nde, tıpkı bildiğimiz Bozkurt Destanı'nda olduğu gibi, kurttan türeme efsanesi ve dişi kurdun verdiği süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaç Türkleri'nde de vardı; Tabgaç ülkesinde "kurt dağları", "kurt ırmakları" bulunmaktaydı. Uygur Türkleri'nin kökenlerine ilişkin bir efsane de onları kurda bağlıyordu (Uygur Kaganlığı, Gök Türk Kaganlığı'nı takiben kurulan bir Türk devleti olup, Kök-Türk Kaganlığı'nın devamıdır). 

Kurt, eski Türk kültüründe "at" ile birlikte en önemli yeri tutan hayvandır. Türkler kendilerinin kurt soyundan indiklerine, seferlerde kendilerine kurdun yol gösterdiğine inanmışlardır. Türkler, güçlü ve saldırgan bir hayvan olan kurdu kendilerine simge olarak seçtikleri gibi, komşuları da onları kurttan türemiş saldırgan karakterli insanlar olarak tanımışlardır. 

Gök Türkler'e göre dişi kurt "ulu ana", Uygur Türkleri'ne göre de erkek kurt "ulu ata"dır. Oğuz Kağan Destanı'nda, Oğuz'a her sefere çıkışında gök bir kurt öncülük eder. Çingizname'de Alanguva, gökten inen bir kurttan gebe kalır ve doğan çocuğun soyundan da Cengiz Han gelir. 

Dede Korkut Öyküleri'nde kurt yüzünün mübarek olduğu belirtilir. Yine Dede Korkut Öyküleri'nden birinde Salur Kazan, kurtla haberleşir, kendisine yurdundan haber vermesini ister.

Etnoloji bilimine göre, kurt motifi Türkler için ''tipik''tir; yani, başka kavimlerde görülmeyen etnografik bir belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk soyundan olan kavimler "Kurt'tan Türeyenler" olarak tanımlanırken, Türk soyundan olmayan kavimler "Kurt'tan Türeyenlerden Değildirler" biçiminde ayırdedilmiştir. 

Türk destanlarında kurt yol gösteren, sıkıntılı anlarda yardıma yetişen bir varlıktır. Uygur Türkleri'nin Kutlu Dağ Destanı'nda kurt, ülkeye bolluk ve mutluluk getirdiğine inanılan kutlu bir kayanın Çinliler'e verilmesinden sonra, üzerine uğursuzluk çöken ülkenin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni bir yurt arayan Türkler'e kılavuzluk etmişti. 

Batıda (11. yüzyılın sonu) Kuman Türkleri'nde yardımına başvurulduğuna ilişkin kayıtlar bulunan kurdun kılavuzluk işlevi, 2. yüzyılın ortalarına değin gitmektedir. 160-170 yılları arasında topraklarından ayrılmak zorunda kalan Tabgaç Türkleri'nin ataları (yani Hun Türkleri) bir Bozkurt'un önderliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi. 

En büyük ve en eski Türk destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz Kağan, gün ışığının içinden çıkan bir Bozkurt'un öncülüğünde dünyayı fethetmiştir. Şimdiki Bulgaristan topraklarında bulunan Madara'daki kaya kabartmasında görkemli bir atlı biçiminde gösterilen Kurum Han'ın yanındaki kurt tasviri de, Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenmiş örneklerinden biridir. Kurt motifi, çobancılık ve besicilikle (Eski Türkler'in ekonomisi hayvan besiciliğine dayanır) olan sıkı ilgisinden ötürü bozkırlı ve doğrudan doğruya Türk'tür. Bundan dolayı, bugün dahi dünya Türkleri arasında söylenen masal ve halk öykülerinde hem ata, hem de kurtarıcı-kılavuz nitelikleri ile Bozkurt, bütün Türkler tarafından kutlu sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Bozkurt, destanlarda Türk'ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder. 

Türkler kahramanlarını gök kurtlara benzetmiş, kağanlarının gövde yapılarına bile kurt çizgisini işlemişlerdir. Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un beli kurt beline benzetilir. Aynı destanda Oğuz Kağan, hükümdarlığını halka bildirdiğinde "Kök Böri bolsungıl uran" ("Gök Börü olsun savaş narası") demiştir. Yine Oğuz Destanı'nda, Türk ordularına gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt yol gösterir. 

Kırgız Türkleri'nin büyük destanı Manas Destanı'nda kurt, bir düş yorumu olarak karşımıza çıkar. Destana göre Manas Han'ın karısı Kanıkey Hatun düşünde bir eğe görür ve eğeyi alıp saklar. Ertesi gün uyanınca ülkenin deneyimli yaşlı kişilerine düşünü anlatır. Yaşlı kişiler bu düşü duyunca sevinip Kanıkey Hatun'a şöyle derler: "Senin çocuğun, gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak..." Kırgız Türkleri, cins ve güzel atlara da ''Kök Böri'' (Gök Kurt, Boz Kurt) 

1 Mart 2015 Pazar

SEVGİSİZ VİCDANLAR

Her kim olursanız olunuz; vicdanınız sizin ruh hakeminizdir; o hakem sahtekârlık yapıyorsa sizin ruhunuz tam sahtekâr olmuş demektir. Böyle bir durumda karşımıza çıkan tablo; insanlar arasında ayırımlar yaparak, ötekileştirerek benlerini tatmin eden kin ve nefret kusan sahte dinci kimlikliler toplumu kandırmaya devam eder.
Toplumu her türlü ayırım modelini kullanarak ayrıştıran, düşman eden, nefret duygularını keskinleştiren bir politikacıyı nasıl bilirsiniz?
Her halde ‘çok iyi’ demezsiniz, tıpkı musalla taşında mevtaya kerhen de olsa ya da adet üzerine de olsa!..
Ayrıştırmadan benliklerimizi kin ve nefret duygusuyla beslenmiş egoların oluşturduğu çemberin içinden çıkmanın yolunu aramayıp; tıpkı suya düşenin yılana sarıldığı gibi bugün de politikacının yalanına sarılıyor insanlar…
Bugün toplum bu yanlış tabloyla iç içe yaşıyor!..
***
Bu zihniyetin egemen olduğu toplumda beklenmedik kötü şeyler olmaya başlıyor. Senin-benim-bizim gibi düşünmeyenler ‘kötü’ oluyor, sadece ‘ben’ler öne çıkıyor, benlerin egemen olduğu düşünceler büyüyor, egomuz doruğa çıkıyor!..
‘Ben’i’, benleri törpüleyemediğimiz için, yontamadığımız için ‘bizim’ diyemediğimiz için işler tam yumaklaşıyor. Birlik ve bütünlük ardiyeye alınıyor, birliğe ikna edilmediğimiz / etmediğimiz için düşmanlıklar keskinleşiyor, toplum kamplaşmaya başlıyor!.. Kardeşlik, barış söylemlerine destek veren türküler bile sadece kulağa hoş gelen ‘nağme’ olarak kalıyor.
Vicdan hakeminin egemen olamadığı kısır döngülerin işgaline uğramış bir ruh ne edebiyattan, ne şiirden, ne sanattan, ne de milli ve manevi değerlerden nasiplenir; bu değerlerden fakir bir ruh halimizle yaşar gideriz.
***
Toplumu din marketçiliğiyle kandıran politikacıları destekleyen vatandaş kitleleri; Tanrı’ya şirk koşma anlamına gelen yatırlardan medet ummak, onlara umut mumları yakmak, ağaç dallarına bez parçaları bağlamak gibi tuhaf batıl inançları benimsediler. Bunlardan medet umdular, onları asla yadırgamıyorum, asla hakir de görmüyorum. Aslında bu ziyaretler, ta Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan bozkır kültürün bir devamıdır. Esas sorun, hakka Kuran dışı, uydurma hadislerle Emevi Kültürünün “din” diye sunulmasıdır. Çünkü bu vatandaş kitleleri o çok yüzlü, mürai, sahtekar politikacılara yıllarca oy verdiler ve onlardan ‘güzel şeyler’ beklediler.
Peki, beklentilerine yanıt aldılar mı?
Hayır!
Aksine her geçen gün daha da kötü duruma düştüler!
Yıllarca paranın esir aldığı ruhlar canavarlaştı, doyumsuz oldular, paraya taptılar, ‘adamın dini de, imanı da para’ oldu. Aldatmacalarını gizlemek için kendilerinin söylediklerine kendilerinin dahi inanmadığı siyasetçilere ‘taptılar’! Birileri birilerinin, af edersiniz, g…k.. oluverdiler!.. Sanki ‘ehlibeytlermiş’ gibi dokunanına kutsama, türeyene de kutsallık atfetme cehaletini görmek sıradan olay oldu!
İnsan, insana tapar mı, taptılar!..
***
Bu hal akılla izahı mümkün mü?
Bilmek, öğrenmek yerine inanmak ve inandırmak / inandırılmak yeterliydi ikbal için, menfaat için!..
Birileri onların yerine karar verebiliyordu.
İnsanlar, yalan söylemeyi, akı kara, karayı ak göstermeyi meslek edinmiş cumhuriyet düşmanı kinci ve nefret kaynağı, mürai ruhlu, çok yüzlülere inandılar; saf vatandaşımı, halkımı kandırmaya devam ettiler halen de ediyorlar. Halkın vergisinden altın kaplama klozetli “ak-kondular” yapabilme hafifliğini gösterenleri savunan vicdan hakemi kararmış sözde aydınlar ve onlara özenen cahiller tarafından savunuluyor!..
Her renkte gördüğünüz çakıl taşları kadar renkli ve çeşitli çakıllar kadar yalan söylüyorlar. Yalanı söylerken Tanrıyı unutup din olgusunu kandırma aracı olarak kullanıyorlar. İşte felaketin en büyük yeri burasıdır. Biatçi kurbanlar, söylenen yalanlara inanıyor ve yalanın doğru olduğunu savunuyor, işte sözün bittiği yer de burası oluyor. Yalanlarla sadece halkı değil, kendilerini de kandırdıklarını unutuyorlar.
Sevgiden yoksun, ruhu kin ve nefretle yoğrulmuş insanların vicdan hakemi tamamen kara delik gibidir. Vicdanı körelmiş, kararmış, yürekleri ve sulanmış beyinleri aracıyla Türk halkına felaketten başka bir şey vermiyorlar-veremezler.