6 Ekim 2015 Salı

ADALETİN OLMADIĞI YERDE AHLAK DA YOKTUR.

Milletleri ve devletleri var eden, ayakta ve diri tutan unsurlar vardır. Bunların en önemlisi de şüphesiz, o milletlerin ve devletlerin adalet anlayışları ve uygulamalarıdır.
Şayet bir milletin adalete olan güveni sarsılırsa, onun yerine ikame edilecek ikinci bir unsur yoktur.
Milletimizin Adalet anlayışı o derece güçlüdür ki, “şeriatın kestiği parmak acımaz” denir!. Burada ki şeriat “Adalet”tir.! Bu teslimiyettir, bu inançtır.
Yazık ki; her şeyi olduğu gibi adaletin terazisini de güçlüden yana bozmuş durumdayız.
Karl Marx’ın söylediği rivayet edilen; “Hukuk, büyük sineklerin parçalayıp geçtiği,küçük sineklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağıdır. Sözü tam da bizim mevcut hal-i ahvalimizi resmediyor. Adalet ve hukuk düzenimizi anlatan bundan daha güzel bir tanım olamaz!
Bu ülkede Hukukun tokmağı, adalet sağlamak için değil can yakmak için kullanılıyor.
Herkes her zaman şunu savunur "adalet bir gün herkese lazım olacak."
Ne zaman lazım olacağı belli olmaz ama sadece sana lazım olduğunda adaleti savunursan sesini kimseye duyuramazsın.  
Adalet hep birilerine eksik, birilerine hep fazla bu ülkede!. Sadece taraflar ve renkler değişiyor!.
Tamamı ile siyasallaşan Hukuk düzenimiz de; Nüfuza göre, güce göre, konjonktüre göre, oy potansiyeline göre adalet uygulamalarımız değişiyor.
Öyle dengesiz bir terazi var ki orta yerde, kısa süre içerisinde bir hainden kahraman, bir kahramandan hain çıkarabiliyor! Denge bozuldu!... Ölçü kalmadı!..
Oysa yüce Yaratıcı Kur’an-ı Keriminde, Müslümanlar için adalet ölçüsünü net olarak koymuştur:
NİSA- 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin veya fakir de olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onları sizden çok kayırır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer şahitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten çekinirseniz bilin ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

MAİDE-8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
 Yukarıdaki ayetleri dikkatli okuduğumuzda net bir fotoğraf görüyoruz: O da, yüce Allah’ın insanlar arasındaki ilişkilerde tesis edilmesini istediği adaletin, hak üzere olmasını emrettiğidir. Adalet ile işi olan kişilerin yani hak arayan, hak dağıtan ve hakkın yerine gelmesine katkıda bulunanların sosyal durumları ve olayla ilgileri ne olursa olsun, mutlak adil olmaları emrediliyor.
Allah (CC), yukarıdaki emirleri yönetim gerektiren tüm işlerdeki yetkili kişileri (amir, hükümdar, müdür, hükümeti yöneten kişiler vb.) kapsıyor ve kişilerin görevlerini yaparken bu uyarılara uymasını emrediyor.
Hazret-i Peygamber’in “Bir saat adaletle hükmetmek; kırk yıl nafile ibadetten hayırlıdır” sözü meşhurdur. “Hazret-i Ömer’in Adaleti” darbımesel olmuştur. Hele onun “Adalet mülkün temelidir”sözü bir şiar olarak vurgulanır. Buradaki mülk, yalnızca bildiğimiz mülkü değil, öncelikle devleti ifade eder. Halk arasında “Küfür devam eder; zulüm devam etmez!” derler. Bu söz “Halkı zâlim olmadıkça Allah bir yeri helâk etmez” mealindeki  âyeti kerimeye dayanmaktadır.
Eğer farklılıklara saygı duymayı başarabilirsek, anlayabilirsek, adil olabilirsek o zaman huzuru da barışı da sağlayabiliriz. Ancak rövanşist bir duyguyla hadiselere  yaklaşarak "o bana yaptı bende ona yapacağım" bitmez bu kin de, bu kavgada!. Birisinin artık iyi ve adil olmayı başlatması gerekir ve ne yazık ki her geçen zaman kayıp olarak hanemize işlemektedir.
Eğer adaleti herkes için istemezsek,şimdilerde olduğu gibi, gücü eline geçiren diğerini sindirmeye, yok etmeye devam edecektir.  
İdeolojilerin savaşında güç kimde olursa adalette onda olur!  Ama olmasın, herkes için adalet olsun ki; lazım olduğunda herkes adaletten faydalanabilsin!


4 Ekim 2015 Pazar

AFFET BABACIĞIM

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu.
Eşi Babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen İnanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi Göze alamazdı.
Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven Bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu. 
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını . Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.
Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. 
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. 

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. 

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. 
Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. 

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. 
Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler. 

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."