17 Aralık 2016 Cumartesi

BAŞKA TÜRKİYE YOK

Ey! güzel arkadaşım, söyleyeceklerimi iyi işit ve dikkatle dinle!
Gezegenimizde, şu anda en demokratik ve güvenli ülke olarak kendilerini takdim eden emperyalist devletlerde; "demokrasi ve insan hakları sokaklarda terör estirerek, kavga ve kanla" ile elde edildi!
Osmanlı'nın bakiyesi ve devamı niteliğinde olan Türkiye Cumhuriyetinde ise milli mücadele kahramanı Atatürk ve silah arkadaşları tarafından "halk sokaklara" inmeden "anayasal haklar" ile teminat altına alınmıştır!
Bugün, sıkıştığında " Türküm ve Atatürk bir kahramandır," deyip ülkemiz ve devletimiz zayıfladığında sömürgeci zihniyete çanak tutan ve işine gelmediğinde ise, "Atatürk'ü ve Türkiye Cumhuriyetinin" üniter yapısını sorgulayan striptizci karekter yapısına sahip kişilerin algı operasyonuna kapılan saf düşünceli insanlar, tarihimizi dikkatle araştırıp idrak etmelidir. Zira, geçmişini doğru okumayan geleceğini doğru kurgulayamaz!
Dün bitti, bugünü yaşıyor ve kısmet olursa da yarınları hepbirlikte yaşayacağız! Cumhuriyetin kazanımları saymakla bitmez . En başta kazanımları özetle sıralayacak olursak;
1- Parlementer sisteme geçişle birlikte; Kendini idare edecek olan yöneticileri seçme hakkı ve mankurtlaşmadan kurtararak seçilme hakkının tanınması.
2- Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş, fabrikaların kurulması.
3- Erkek ve kadın eşitliği.
4- Kanun önünde herkesin aynı mesafede görülmesi ve aynı haklara sahip olması.
5- Sivil toplum kuruluşlarının ve basının kurulma hakkının tanınması.
6- Her alanda kalifiyeli insanlar yetiştirilmesi, akademilerin açılması.
7- Türk/İslam coğrafyası ile yakın ilişkiler kurulması ve bu akraba toplulukları zora sokacak politikalardan uzak durulması.
8- Ulus ve Üniter devlet yapısıyla tüm vatandaşları birleştirmesi ve eşit haklar tanınması.
Velhasıl, Atatürk döneminde halkımıza değer en üst seviye olduğu "öğretmen maaşı vekil maaşından yüksek" tutulması ile bile bunu görmekteyiz!
İmdi, günümüzde Atatürk'ü etnik ve mezhepsel ayrılıkların ve çatışmanın merkezine koymaya çalışanların, okudukları tarih kitapları ve akıl hocaları farklı olan biatçi anlayışlardan mütevellidir !
Günümüzde siyasetin ve toplumsal sıkıntıların yegane sebebi şudur. Ben müslümanım demek, tek başına birşey ifade etmemekle birlikte içtimai hayatın her safhasında ahlaklı olmak gerekir. İşte, millet olarak en büyük sıkıntımız," şahsiyet ve kimlik" sorunudur. Bu itibarla, kurtuluşu hurafelerde aramak yerine; "maneviyatımızda (İslam Ahlâkında ) ve milli değerlerimizde aramak, gelecek nesillere daha yaşanabilir müreffef ve güçlü bir Türkiye'nin derdinde milli birliğimizi tesis etmek suretiyle topyekün seferber olmalıyız. Çünkü, başka Türkiye yok!!!

26 Kasım 2016 Cumartesi

SEVGİ VE HOŞGÖRÜ


Dünya’da ve Türkiye’de her zaman ihtiyaç duyulan konu, sevgi ve hoşgörüdür. Bu günlerde yaşadığımız olaylar, sevgiye ve hoşgörüye ne kadar muhtaç olduğumuzu gösteriyor.

İnsan; sevgi ve gönül’e verilen değer ışığında insanlığın anlamını anlar. 

Amaç; sevgi, dostluk ve barıştır. Bu yolla insanların gerek kendileriyle, gerekse çevresiyle kaynaşmasına, barışık olmasına ve sonsuz hayatta yeniden doğmasına yardımcı olur. Sevgide gönül; alemin göz bebeğidir.

Sevgi ve hoşgörü denilince de Yunus Emre akla gelir.. Öyle ki, Yunus Emre gönül için, Hakk'ın tahtı, der. Gönül Çalab’ın tahtı, gönüle Çalab baktı İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkarsa,

Yunus Emre; seslendiği insanların toplumdaki seviyelerine bakmadığı gibi, onları dinine, mezhebine, ırkına ve rengine göre de ayırmamıştır. Bu gönülle Yunus Emre tüm insanlığı kucaklayan bir tutum izlemiştir. Yunus Emre; ayrılıkçı değil, birlikçi, birleştirici bir insandır. 

Yunus dili ile özetlersek:
Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım
Sevelim, sevilelim
Bu dünya kimseye kalmaz
Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için
Gönüller dost evi için
Gönüller yapmaya geldim

İnsanı, hayvanı, doğayı, evreni çok ama çok sevin. Bu sevginizi hoşunuza giden hareketler yaptığında da, hoşunuza gitmeyen hareketler yaptığında da muhafaza edin. Kalbinizi her daim sağlam tutun. Her türlü hava şartında mutlu ve sevgiyle uçun.


Yaşlılara ve çocuklara özel ilgi gösterin. Bilhassa yalnız yaşayan yaşlıların hâl hatırını sorun, ihtiyaçlarıyla eksikleriyle ilgilenin.

İnsanlarla, haklı da olsanız, haksız da olsanız münakaşa etmekten sakının. İçinizde haklı veya haksız olarak bir kin, kırgınlık, öfke, kıskançlık taşımayın. Bu durum kalbinizi hasta eder.


Aklın ve bilimin aydınlattığı yolda; emin adımlarla, varlık yapmadan dengeli bir şekilde yürüyelim. Bizim gayemiz insanlara yardım etmek. Kafaları karıştırmak değil. Dengeli olalım, özgür irademizle Hakk'ı bulalım. Çünkü Hak kazanılmaz. Hakk'ı kimse kazanamaz. Evi-ocağı bırakıp terk ederek, iftira atarak, zulmederek Hak kazanılmaz. 

Her zaman yapıcı olunmalıdır! Dedikodudan, fitneden, kötü zandan kaçınmak ve kusur aramaktan sakınmak gerekir. Kusur zannettiğiniz olaya akıl ermez. 
Selam o insana ki; o, dost, sırdaş, sevgi kaynağı, barış elçisidir. 

Selam; o vefalı sevgiliye gönül verenlere. 
Selam; barışın, sevginin huzurun güvenin hasreti ile mest olanlara. 
Selam; bilim ve akılla gerçeğin aşkı ile bütün dertleri unutanlara ve unutturanlara.
Canlı varlık; bilgi, sevgi, hoşgörü, yardım ve paylaşımcılığı ile insan olur.

9 Kasım 2016 Çarşamba

10 KASIM GÜNEŞİ

“Bu gece, dünya üzerinde nerede olmak istersiniz?” deselerdi, “Memleketim Ankara’da” derdim. Çünkü Ata’mı mezarı başında anmak benim için görevdir.
Tarih, 10 Kasım 1938
Son nöbet defteri kaydına göre:
“Saat 09.05 vefat etmişlerdir.”
İmza: Prof. Dr. Mim Kemal Öke
Her 10 Kasımda, saat 9’u 5 geçe ulusça saygı duruşuna geçeriz. Trafik yoğunluğunda arabasından inip saygı duruşunda bulunan insanları, Ata’sına elinde çiçek demeti ile koşan çocukları görünce, gözyaşlarıma engel olamam. Tüm dünyada eşi benzeri olmayan bir lider için, bir devlet adamı için; kendinden istenmeden, zorunluluğu olmadan,  saygısı ve sevgisinden ötürü belli bir saatte ne iş yapıyorsa bırakıp, kendi içinden geldiği gibi, saygı duruşunda bulunana insanları selamlıyorum.
Ata’ya bir dakikalık saygı duruşuyla, ona verdiğimiz değeri ve sevgimizi gösteriyoruz. Onun gösterdiği yolda güven içinde yürümenin mutluluğuyla bir dakika sonunda da hızlı bir şekilde gündelik işlerimize dönmek zorunda kalıyoruz.
“Beni görmek behemehâl yüzümü görmek değildir.” özdeyişini özümseyip,  içinde bulunduğumuz durumları sebep-sonuç ilişkisine dayandırarak, “Peki,  ben kendi adıma, Türkiye adına ne yapmaktayım?” sorusuna her gün cevap arıyorum.
Atatürk’ü; yaşadığımız her acıda, her gün gelen şehit haberlerinde anıyorum. Sınırlarımız ateş çemberindeyken Avrupa Birliğine girmek için verilen her tavizde anıyorum.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için Anıtkabir’de düzenlenen törene üniformaları ve kılıçları ile gelen subayların üstleri, astsubaylar tarafından arandığında;  Atatürk’ün başkomutanı olduğu şanlı Türk ordusunun subaylarını bu halde görmek içimi sızlattı. Hurafelerle beslenenleri gördükçe, ülkenin gidişatında Ata’yı anıyor ve özlüyorum.
Atatürk’ün Türk insanına güvendiği kadar, Türk insanı da Ata’sına güveniyor. Ben hâlâ Türk insanının, Atatürk’üne, Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkacağına inanıyorum. Bir üniversite öğrencisinin anısına takıldı gözüm:
“Üniversitede ilk senemdeydim, hazırlıkta… İlk ders yabancı bir hocanındı. Sınıfta 25 kişiyiz ve neredeyse 25’imiz de siyah giymişiz, anlaşmış gibi. Hoca sınıfa girince şaşırdı. “Madem 10 Kasım bu kadar önemli, neden tatil değil? ”diye sordu. “Atatürk olsa çalışmamızı isterdi.” dedik. Hocanın öğrenmek istediği çok şey vardı ama gözlerimiz saatlerimizde olduğundan fazla bir şey soramadı. Ve saat 9’u 5 geçe sirenler çalmaya başladığında, sınıfta duramadığımızı görünce “Çıkabilirsiniz.” dedi. İstanbul Bilgi Üniversitesi hazırlık yerleşkesi o zamanlar taksim’deydi.  Bütün sınıfların kapıları tek tek açıldı. İçeride ne kadar öğrenci varsa, hepsi olanca hızıyla yabancı hocaların yabancı bakışları eşliğinde merdivenlerden indi ve Taksim Atatürk heykeline doğru gözü yaşlı koşmaya başladı.”
Belki içinde yasadığımız koşulların bizde uyandırdığı ümitsizlik ile en sağlam dayanağımız olan Atatürk’e sarılıyoruz. Bu nedenle 10 Kasımlar daha bir anlamlı kazanıyor. Atatürk’ün, hangi koşullarda nasıl bir ülke yarattığını hepimiz biliyoruz. Belki bunun şimdi de olmasını istiyoruz, onun yeniden gelmesini bekliyoruz.
Onu hiç göremedim, mavi gözlerine bakamadım. Tarih kitaplarında okuduğum bana uzak kahramanlardan olmadı hiçbir zaman. Öyle bir sevgi yaratıyordu ki bakışıyla, duruşuyla, o minik fotoğraf karelerinde. Kitapların ilk sayfasında “ Ey Türk Gençliği” diye başlayan hitabesine, okullarda tahtaların üstündeki portresine bakıp da ona hayranlık duymamak elde değildi.
Cephede paltosuyla görürdüm onu. Bazen ülkü ile bazen kara tahta başında elinde tebeşirle, bazen bir ağacın dalının kesilmesine razı olmadığını anlatırken…
Her yılın 10 Kasım günü, süzülür yaşlar gözümden,  ilkokulda Ata’mın büstü yanında izci kıyafetimle, kar taneleri kirpiklerime düşerken tuttuğum nöbet gelir aklıma. Ata’nın dinletilen orijinal ses kaydı çınlar kulaklarımda. “O anlarımın bir fotoğraf karesi neden yok?” diye ah ederim! Ya o unutamadığım şarkı sözleri:
“10 Kasım geldiğinde, yerler gökler üşüyor,
Öyle soğuk ki zinde, yeşil yaprak düşüyor.”
Ve şimdi kendimce birleştirip bütün resme bir bakınca yine…
Özlem değil, başka bir şey bu…
Büyük Atatürk’ü alıp götüren sarı sonbahar günü… 78. yıldönümünde, ona olan sevgi, saygı ve bağlılığımız hiçbir gücün yıkamayacağı kadar güçlü. Nice 78. yılları şükranla anacak, onu her zaman, her yerde sonsuza dek yaşatacağız.
Türkiye Cumhuriyeti var oldukça, o güneş hep parlayacak. İlkeleri ve ışığı genç beyinlere daha derin çizgilerle kazınacak.
Huzur içinde uyu Ulu Önder Atatürk…
Unutmayacağız,  unutturmayacağız seni. Yüreğimizdesin…

6 Ocak 2016 Çarşamba

TEK AYAKKABI



Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona b
ir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
- Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp:
Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş
değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!'
demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir.