20 Temmuz 2017 Perşembe

ÜLKÜCÜ

ÜLKÜCÜ; Vatan sevgisi, vatan için ölüme gülmek, bin kez ölüp te ölmedim diyebilmek, yesevinin dergahında Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in otağında yetişmek, TÜRK İSLAM pınarında yıkanmak demek. ÜLKÜCÜ demek dik durmasını bilen demek. Gününüz aydın olsun. Allah'ın selamı ve bereketi üzerinize olsun. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

DEMOKRASİ

Demokrasi, Hukuk devleti, Hukukun üstünlüğü, İnsan hak ve hürriyetleri, Milliyetçiliğin vaz geçilmezleridir. Aksini iddia edenler ya meseleyi anlamamıştır, ya artniyetlidir, ya da şuursuzdur.Eğer, bu ülkede "Demokrasi, hak, hukuk, adalet" var da, "Adalet Yürüyüşü"nde bulunanlar varsa ard niyetlidir...

3 Temmuz 2017 Pazartesi

EKRANDAN BAKINCA

Her eve fütursuzca girebilen, savunmasız ve âciz kaldığımız bir Medya Dünyamız var...
Kademe kademe bizleri işliyor, değiştiriyor, dönüştürüyor...
Olumlu olumsuz her yayın, rol model ve karakter cirit atıyor...
Bizim ar ettiğimiz bir çok davranış yeni nesiller için izlediği şeylerin etkisiyle sıradan hale geliveriyor... Sonrası toplumsal dokumuz yara bere, aile içi ve kuşaklar arası çatışmalar arttıkça artıyor.
Toplumsal değerlerin içi boşalıveriyor...
2015 verilerine göre Türkiye’nin en çok izlenen ana kanallarında yayınlanan toplam 58 dizi mevcut...
Bu sayıya yabancı yayın yapan ve büyük olmayan kanalların yapımları dâhil değil..
Bu kadar çok dizi hayatımıza girmiş ve rollerimizi çalmışken aynı zamanda bizi olmadığımız kişiler haline dönüştürmüyor mu?
Yapımların çoğunluğunda işlenen tema; şiddet, insanların birbirine güvensizliği, yalan, sadakatsizlik, ihtiras, aldatma, zenginlik, güç,
aşk, cinsellik...vb. gibi konular toplumda ve aile bireyleri arasına kocaman duvarlar örüyor...
Sonrasında herkes (özellikle gençler) aynı ortamda ama farklı hülyada, kendi dünyasının derinliklerinde gerçek hayattan kopuk bir yaşam sürüyor...
Yayıncıların, yönetmenlerin, yazarların, medya patronlarının tek değer ölçütü reyting ve para olmamalı...!
İlkesiz medya, ahlaksız nesillerin yetişmesinin de vebalini üzerinde taşıyacaktır...
Tabii inançları varsa...!!

20 Haziran 2017 Salı

SELAM OLSUN

Selam olsun Siyasi gelecek için el pençe durmayanlara !
Selam olsun güce tapmayanlara ! 
Selam olsun şerefiyle yaşayıp söylediklerinin arkasında duranlara ! 
Selam olsun alın teriyle ailesine rızkini götürenlere !
Selam olsun adam gibi adamlara !

BİLİYORMUSUN GARDAŞ


Hep bizim çocuklar ölüyor .
Üniversitede kavgada yine bizim çocuklar atılıyor ve şehit oluyor. 
Biliyormusun gardaş ;
İçim çok acıyor. İşsiz olan, canı yanan hor görülen, ekmeğe muhtaç olan hep bizim çocuklar.
Tek suçları Türkiye Cumhuriyetini karşılıksız sevmeleriydi.
Çünkü biz asi çocuklardık. Yoktur bize vatandan başka yàr ve Allah'tan başka aşk.
Üzülme can ! Bizim çocuklarımız Bozkurt olacak, Yine aşk vatan olacak !
Biliyormusun gardaş ;
Üzülme yine biz öleceğiz !
Farkımız gabarda , Cudi dağında,
Kandilde ve Türk bayrağının dalgalandıgı her yerde adam gibi biz ve bizim çocuklarımız ölecek Ey Hak !

16 Haziran 2017 Cuma

Allah'ın insanlara gönderdiği dinin temel amacı

 Allah'ın hiçbir ihtiyacı olmadığı halde, insanlara kendisine ibadet adı altında çeşitli ritüeller yaptırarak kazanç sağlamak değil, iyi insan ve iyi toplum yaratmaktır. Din bu dünya içindir, her zaman bireysellikten toplumsalığa geçişi amaçlar.
Eğer ortada etik kurallar, ahlak ve hukuk yoksa, bireysel istisnalar kaideyi bozmadan, din sadece riya ve ritüelden ibarettir ve bu şekilde de din denilen şey dinsizliğin ve kötülüğün ta kendisi olur.
Demek ki neymiş; öncelikle evrensel etik değerler, yerel ahlaki değerler ve hukukun üstünlüğü...
Din, topluma bu değerleri sağlamıyor ve yerleştiremiyorsa, o dinde, dindarlarında veya din adamlarında büyük sorun vardır. Birilerinin sırf Müslüman olduğu için bu değerlere sahip olduğunu sanması, bugün yaşandığı gibi dinsiz, cahil, ahlaksız ve adaletsizlik içinde kaos ve anarşiyle yaşayan toplum oluşturur

BAŞBUĞDAN TARİHİ NASİHAT

"Türk milletine Bizans'tan geçme bir hastalık vardır. Gevşeklik, laubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rastgele laf söylemek... Bu hastalık sizde de var bu hastalığı tedavi etmeniz lazımdır. Bu hastalığı tedavi etmezseniz, kendinize yol seçiniz, Milliyetçi Harekette bir saniye daha fazla kalmayınız. Benimle dava arkadaşlığı edecekseniz, her şeyden önce vasıflı Türk olmaya mecbursunuz. Türk milletini batıran, Bizans'ı batıran, Osmanlı İmparatorluğunu batıran hastalık budur."

AH ÜLKEM AH

Ah ülkem ah....gariplikler üst üste geliyor....Ömrünü milletine adayan güzeller güzelli kahraman komutanımız yarbay Songül Yakut, milletin evlatları hür ve onurlu yaşasın diye şehit olurken medyada bir varmış bir yokmuş gabilinden gelip geçti....Deniz denen eroin kaçakçısı ise para kazanmak için bu milletin evlatlarını zehirleyip öldürmesine rağmen cezaevinden bir kahraman gibi çıktı....

“Şehit Şenay Aybüke Yalçın öğretmenimize..

Ey Aybüke... Aysultan; Kader deyip geçmek zor!
Kader kader tamam da, bu şekilde göçmek zor!
Kader mi, kahpelik mi bunu bile seçmek zor!
......Sen erken kurban olmuş, henüz körpe kuzusun,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Düşünsene Aybüke öğretmen oldum derken,
Ne kadar sevinçliydin oralara giderken!
Şehitler kervanına erken katıldın erken...
......Uğrunda güneş batan hilâller yıldızısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
“Ora vatan değil mi? elbet giderim „ dedin,
Bu vatanı sevmenin bedelini ödedin!
Hizmetine karşılık kahpe kurşunlar yedin,
......Kargaların oyduğu bu Milletin gözüsün!
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın…
Söylediğin türküyü dinlerken dondum bir an!
Bu kadar mı insanı haklı çıkartır zaman!..
Evet sana kıyanda ne din varmış ne iman...
......Sen ise ehl-i vatan, Türk‘ün güler yüzüsün,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Demişsin ki Aybüke; “Ne kadar korkarsan kork,
Ölüm bu gelecekse yapılacak bir şey yok..„
Çok haklısın be kızım, çok haklısın inan çok!
......Belli ki imanınla kaderine razısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Ülkücüydün Aybüke, bu yanını görmezler!
Eteğine laf eder, bu konuya girmezler!
İnan onlara kalsa şehitlik de vermezler!
......Halbuki sen şehitler ocağının közüsün,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
On beş temmuz da ölsen kıymetin bilinirdi!
O zaman senin için tam şehit denilirdi!
Ne arkandan laf olur, ne hakkın yenilirdi!
......Ama bugün bak üç-beş zındığın sakızısın!
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Bırak, olsun, aldırma, Seni bilen biliyor,
Senin acın Milletin ta bağrını deliyor,
Bak rengi tazelendi, bak ay-yıldız gülüyor,
......Artık sen o bayrakta beyazsın, kırmızısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Ne zaman ki Türklerin, düşmanları azmıştır,
Onlar ancak hep kendi kuyusunu kazmıştır!..
Çünkü Türk tarihini, kanı ile yazmıştır,
......Sen benim Milletimin alnındaki yazısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Sen ki kara talihi seçerek giden yavrum,
Kefenini eliyle biçerek giden yavrum,
Meleklere karışıp uçarak giden yavrum,
......Her Türk senin ismini yüreğine kazısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Söz verenler sözünü acaba neden tutmaz?
Artık boş boş nutuklar, bu Arif‘i avutmaz!..
Türk olan şehidini unutturmaz, unutmaz!
......Sen Türk‘ün bağrındaki unutulmaz sızısın,
......Sen benim ülküdaşım, Sen şehit Türk kızısın...
Ozan Arif
11 Haziran 2017
Samsun

DİN VE TOPLUM

Allah'ın insanlara gönderdiği dinin temel amacı; Allah'ın hiçbir ihtiyacı olmadığı halde, insanlara kendisine ibadet adı altında çeşitli ritüeller yaptırarak kazanç sağlamak değil, iyi insan ve iyi toplum yaratmaktır. Din bu dünya içindir, her zaman bireysellikten toplumsalığa geçişi amaçlar.
Eğer ortada etik kurallar, ahlak ve hukuk yoksa, bireysel istisnalar kaideyi bozmadan, din sadece riya ve ritüelden ibarettir ve bu şekilde de din denilen şey dinsizliğin ve kötülüğün ta kendisi olur.
Demek ki neymiş; öncelikle evrensel etik değerler, yerel ahlaki değerler ve hukukun üstünlüğü...
Din, topluma bu değerleri sağlamıyor ve yerleştiremiyorsa, o dinde, dindarlarında veya din adamlarında büyük sorun vardır. Birilerinin sırf Müslüman olduğu için bu değerlere sahip olduğunu sanması, bugün yaşandığı gibi dinsiz, cahil, ahlaksız ve adaletsizlik içinde kaos ve anarşiyle yaşayan toplum oluşturur.

22 Nisan 2017 Cumartesi

TAVŞAN DEMOKRASİSİ, TENCEREDEKİ KURBAĞA SİSTEMİ


Birçoğumuz halen anlam veremiyor, nedenini kavrayamıyor, bir ümitle düzeleceğini umuyoruz.
Sadece Türkiye’de değil birçok ülkede Küresel Sömürgenlerin istekleri doğrultusunda ekonomik ve sosyolojik uygulamalarla yeni sistemler kuruldu. ABD’li Francis Fukuyama’nın dünyada liberalizmin egemen olması zorunluluğunu ilan etmesi ve Samuel Huntington’un Medeniyetler çatışması teziyle, küresel sömürgenler kolları sıvayıp, adına neoliberalizm diyebileceğimiz bir sitemle serveti tabandan tavana pompalayıp, sermayeye hükmedip, küçük azınlıklar ve maraba, köle haline getirilmiş büyük kalabalıklar oluşturma yoluna gittiler. Bu sistem birilerinin lehine halen tıkır tıkır işliyor.
Zenginlik usulca tabandan tavana pompalanırken, elimize karın tokluğumuzu ve bir de yalanlara yanlışlara boğulmuş dini tutuşturup; eğitimsiz, yeteneksiz, amaçsız, idealsiz, milliyetsiz, organize olamayan sadaka toplumu yaratılıyor. Bunun doğal sonucu olarak cemaatler, tarikatlar gırla gidiyor ve bu yolla da imtiyazlıların zenginlik, güç ve nüfuzlarını güçlendiriyorlar.
Vatandaş, ilkokul 2. sınıfta başlayan sınavlara, çocukların gençlerin eğitim adı altında beyinlerinin harap edilmesine anlama veremiyor, her geçen gün yaşam alanının daraldığını, kendisi, ailesi, ülkesi hakkında karar mekanizmalarından usulca tecrit edildiğini ve bu yolda ne kadar mesafe kat edildiğini göremiyor.
Onlarca televizyondan yapılan dini yayınlarla kendisini Allah yerine koyup eline sadece inanç ekmeğini verenleri, amaca uygun algı yönetimi yapanları ve manipülasyon ustalarını, bunların asıl patronu olan, bu dünyayı dizayn etmeye çalışan neoliberal sömürgenleri ve yerli uşaklarını göremiyor, bunların ağında ağında sadece sıradan bir balık olduğunu kavrayamıyor.
Bugün itibariyle üniversitelerin, en iyi ihtimalle sadece karın tokluğuna bu sömürgenlere hizmet için maraba yetiştirmek amaçlı kurumlara dönüştüğü anlaşılamıyor. Kaldı ki karın doyuran üniversite de sadece bazı üniversitelerdir. Çoğu üniversite de sistemin marabalarını belirli bir yaşa kadar oyalayıp, iyice çaresiz bırakmak için vardırlar.
Bana inanmıyorsanız etrafınıza, dönüp bir kendi çocuklarınıza, yakınlarınızın çocuklarına bakınız.
Üniter yapılar bitiriliyor/bitirildi, millet kavramı geri bir düşünce ilan ediliyor/edildi, herkes yalnızlaştırılıyor. Çünkü sistemi kuran ve çalışmasını sağlayan, her hükümeti, her partiyi dizayn eden küresel sömürgenler için marabanın, kölenin milleti, devleti, partisi, cinsiyeti, mensubiyeti iğne ucu kadar önem arz etmemektedir.
Demem o ki; tencerede usul usul haşlanan kurbağalar olduk. Haşlandık, zıplayamıyoruz, uyanamıyoruz, çaresiz, takatsiz bırakıldık...
Haaa; bir de demokrasi denilen, sadece sandıktan çıktığına inanılan/inandırılan bir teranemiz var ki, kimsecikler dip ve taban sınırlarını çizemediği gibi tanımlayamıyorda. Demokrasi denilen bu kavram körlerin fili tanımlamasına benziyor; karnına dokunan duvar, kuyruğunu tutan süpürge diyor.
Birilerinin önceden seçip belirlediği kişilere "oy" denilen kağıdı verince, kendi yönetimimizi seçtiğimize, demokrasiye sahip olduğumuza inanıyoruz/inandırılıyoruz nasıl oluyorsa. Bir de büyük beklentiler içine giriyoruz ki deme gitsin...
Bu sandık demokrasisine inanıyorsanız, şapkasından tavşan çıkaran 

17 Mart 2017 Cuma

GERİ DÖNMEYİ ASLA DÜŞÜNMEDİLER!


Çanakkale aslanlarını anlatan, posterlerin üzerinde yazan sözü, hepiniz hatırlarsınız "GERİ DÖNMEYİ ASLA DÜŞÜNMEDİLER" Son derece hüzün verici, adeta baktıkça yüreğimizin yağlarını eriten bir tablo, aslında idrak sahibi olanları, bir o kadar da uyarıcı ve kendine getirici bir görüntü.
Niçin dönmeyi düşünmediler, diye sormak gerekir. Dönselerdi, biz bugün yoktuk yada semalarında, ay yıldızlı al bayrağı, şerefle, şanla dalgalanmayan, minarelerinde ezan sesleri kısılmış bir sömürge toplumu olabilirdik.
Dönselerdi, şerefi, namusu lekelenmiş, millet olma özelliklerini kaybetmiş, alelade bir toplum olabilirdik. Dönmediler, dönmeyi, kendilerinden sonra gelecek nesiller, hürriyet içinde, şeref ve şanla yaşasınlar, diye düşünmediler.
Bir marş söylerdik, "Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun. Biz bu yoldan döner isek, namus bize ar olsun." Çanakkale şehitlerimiz, 253 bin memleket evladı, hangi sebeplerle, dönmeyi asla düşünmedilerse, bizim neslimiz de, aynı sebepler ve değerler için, "Biz bu yoldan döner isek, namus bize ar olsun." diye haykırıyordu.Bugün canını vermekten bir an olsun geri durmayan, şehitlerimiz de, gazilerimiz de, dönmeyi hiç düşünmeden ya gazi ya da şehit olmuyorlar mı? Tüm gazi ve şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
Dönenler de oldu, korkanlar oldu, inandığı tüm değerleri makam ve koltuk uğruna satanlar da oldu. Dostlarını sırtından hançerleyenler de oldu, ancak Çanakkale'de, İstiklal Savaşımızda, olduğu gibi, ömrünü adadığı değerlere sırt dönmeyi şerefsizlik sayan milyonlar hala var.
10 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 100 yıl önce bu Aziz Millet hangi değerler için, şehadete koştuysa, dönmeyi asla düşünmediyse, bugün hatırladıklarımız onlardır. Dönenler, dönek olarak hatırlanır, yiğitler; şerefi, namusu için mücadele edenler, ya GAZİ ya da ŞEHİT diye anılır ve duayla, saygıyla hatırlanır.
Geri dönmeyi asla düşünmeyen, şeref ve namus timsali tüm gönüldaşlarımı saygıyla selamlıyorum. Dönenler hesap dışıdır,  saygımız dönmeyenlerledir.
BİZ BU YOLDAN DÖNER İSEK, NAMUS BİZE AR OLSUN.

24 Şubat 2017 Cuma

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ

“Kalpler sadece Allah’ın vahyi ile tatmin ve mutlu olurlar (Rad 13/28).”
Mutluluk; sahip olunan zenginlikle, şöhretli ve ünlü olmakla elde edilmez.
İnsanlar doğru şeyi yaptıklarında mutlu oluyorlar.
Bu doğru şey; hayat boyu yakınlarıyla yaşadığı sevgiye dayalı iyi ve sağlıklı ilişkiler ile kurulan ruhen tatmin edici güçlü bağlardır.
El birliği yaparak, dışa dönük davranarak, birbirleri için ufak iyilikler yaparak, birlik olmayı başaran topluluklar daha mutlular.
Kur’an buna Salih Amel diyor.
İnsandaki mutluluk tüm vücudu harekete geçiriyor, genetik kodları değiştiriyor, enfeksiyon hastalıkları ve yabancı düşmanlara karşı vücudun savunmasını güçlendiriyor.
İnternet ortamında bile pozitif duygular, iyileştirici, tatmin edici etki yapıyor; hem kendisine, hem muhatabına…
Bunlar insanın kula bakan yüzüdür.
Ya Allah’a bakan yüzü?
İnsanın Allah’a bakan yüzü O’na inanmak, ortak koşmamak, dua etmek, elinde olana şükrederek adaletle paylaşmaktır.
İman: Allah’a inanmak, Allah’a güvenmek, kendisini güvende hissetmek ve başkalarına güven vermektir.
Mutluluk, ruhen ve fikren tatmin olunmakla başlar.
Tatminin temelinde sosyal aktiviteler yer alır ve temel unsuru sohbettir.
Sohbet anlamlı ve amaçlı yapıldığında terapi olur.
Allah, anlam ve amaç demektir. Etkin terapi, Allah’lı ve Kur’an’lı yapılan sohbetlerdir, ilahi mesaja muhatap olmaktır, Allah’tan vahiy almaktır.
Vahiy bizatihi tedavidir, Kur’an tedavidir: (“Biz Kur'an'ı, ona inananlar için (iç dünyalarını onaran) bir şifa ve rahmet (eczanesi) olarak indirdik (İsra 17/82).”
Mesajı ile bizi anlamlı ve amaçlı kılan Rabbimiz! Kur’an’ını bize mutluluk eczanesi olarak gönderen Rabbimiz! Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz.
Hayırlar diliyorum.

23 Şubat 2017 Perşembe

TÜRK İSLAM MEDENİYETİ

Anadolu Anadolu olalı, en mukaddes ve en ihtişamlı günlerini, Türk-İslam medeniyetiyle birlikte yaşamıştır!
Altaylarda yüreğimize düşen ateş, bizi buralara taşımıştır! İşte, bu destansı zaferler devletimizin gücüne güç katmış, saygı ve korku duyulan bir merkez haline dönüştük! Haliyle ; bu kazanımlar, beraberinde intikam ve hasımhane duygular besleyen düşmanların, sayısını artırmış oldu!
Eskiden düşman belli idi! Günümüzde ise, HDP/PKK zihniyetinin safını ve emellerini detaylarıyla biliyoruz! Ancak, ne idiği belirsiz olan, güçlü iken yanımızda zayıf iken başka tarafa geçen, riyakar ve işbirlikçi taşeron kokuşmuş zihniyet, etrafa pis kokularınız yayılmaktadır! Artık, maske düşmekte ve kellik görünmektedir!
Dün olduğu gibi, bugün ve yarınlarda asla ve kat'a Türk-İslam medeniyetini yakıp yıkmaya gücünüz yetmez! Bizim medeniyetimizde, “ilim, san’at ve din” bir “bütün” teşkil eder. Gerçi, bütün medeniyetlerde, bu üç gayret, bir arada müesseseleşmiş bulunmaktadır. Lâkin, bizim medeniyetimizde müşahade ettiğimiz biçimde, bir ilim, san’at ve din ahengi kurulamamıştır. Türk-İslâm Medeniyeti, 17. asra kadar, bu konuda göz kamaştırıcı örneklerle doludur.

Bir Süleymaniye’yi düşünün, orada “hendesenin zaferi” ile birlikte “estetiğin zaferini” ve “dinin zaferini” bir arada ve muhteşem bir terkib içinde yakalayacaksınız. Gerçekten Mimar Sinan, yalnız “Taşı işleyen bir şair” değildir, o, hendesenin sınırlarını bilen, akustiğin esrarını çözen ve fiziğin kanunlarını yaşayan bir ilim adamı ve büyük bir aşk biçiminde taşıyan ve objektif âleme işleyen bir “iman adamı”dır.
Biz, Mimar Sinan’ı örnek verdik. Siz, başkalarını da düşünebilirsiniz. Gerçekten de onun, bizim medeniyetimizin mimarî dalında ulaştığı bu terkibi, Fuzulî “Su Kasidesini” yazarken, Itri “Tekbir”i bestelerken ortaya koymuşlardır. Üstelik, bu terkibi, yalnız “havasımız” değil, “halkımız” da hayran kalınacak bir seviyede başarmış, bilfarz bağrından Derviş Yûnus’u çıkarmış, onun şiirleri ile ortaya koyduğu terkibi, hayranlıkla dinlemiş, koca “Divanı’m” ezberlemiş ve asırlarca, bir mukaddes emanet gibi muhafaza etmiştir. Kaldı ki, okumayazmayı bile bilmeyen “analarımızın” örgülerinde, kilimlerinde, halılarında ve nakışlarında yukarıda sözünü ettiğimiz “ûlvî terkibin” en sâde ve en güzel örneklerini bulabilirsiniz.
Bizim, gerçekten muhteşem bir medeniyetimiz vardı. Bütün tahribata rağmen, henüz, mühim bir kısmı şöyle böyle ayakta duran, bir kısmı müzelere sığınan, yahut ninelerimizin sandıklarına gizlenen bir kısmı gözlerden ve gönüllerden kaçırılan kitaplıkların depolarına sığınan bu “ecdat mirası”, tamamı ile yok olmamıştır. Hatta, muhtaç olduğu iklimi bulduğu zaman yeniden filizlenebileceğim de hissettirmektedir.
Bakalım, şimdi, kozmopolit ve yabancı bir terkibe zorlanan nesiller, yeniden bizim kültür ve medeniyetimizin “ana caddesini” bulabilecekler mi? Yollarının üstüne yığılmış “molozları” kaldırabilecekler mi? Sapık yolları ve kolları terkederek, buldozerlerle yeniden Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin “ana caddesini” açabilecekler mi? Bu konuda, onlara kimler, hangi müesseseler yardım edecek?
Ben, Türk-İslâm Ülkücülerinde bu iradeyi, bu azmi ve bu imanı buluyorum. Allah’ın izni ile bütün engellemelere, bütün “iç” ve “dış” düşmanlıklara rağmen, onlar, mutlaka başarılı olacaklardır. Ancak, bu konuda başarıya ulaşmanın en kestirme yolu, onların, kendi kaabiliyet ve ihtisas sahalarını isabetle tayin ederek, sağlam bir iş bölümü yapmaları, binlerce yıllık tarihî mirasımızı öğrenmek için, kahredici bir çalışma temposuna girmeleri, bilhassa Selçuklu ve Osmanlı kültür ve medeniyet mirasını, bütün incelikleri ile kavramak üzere, gerekli formasyona ulaşmaları ve eserlerini, bu tecrübenin ışığında ve “muasır gelişmeleri” de tanıyarak vermeleridir. Yani, biz, haysiyetli, şahsiyetli ve orijinal bir terkip içinde, verilmiş yeni eserler ve üstadlar beklemekteyiz. Bu, Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin bir “yeniden diriliş hamlesine” girmesi demektir.
Türk-İslâm Ülkücüsü, gerek tefekkürde, gerek güzel san’atlarda, ülkemizi saran “yozlaşmanın” ve “yabancılaşmanın” kesin olarak bertaraf edilmesi için, Türk-İslâm Medeniyetinin, yeniden keşfedeceği temelleri üzerinde, “asrı hayran bırakacak” eserler vermeli ve bunu sergilemelidir. Mimarîde, musikîde, resimde, kısaca bütün “güzel san’at dallarında”, orijinal ve farklı olduğunu, ecdadı gibi, isbat etmelidir.

ÜLKEMİZDE DEMOKRASİ

Ülkemizde demokrasinin sağlam temeller üstüne oturması, tartışılmaz, güvenilir, şeffaf ve dünya demokrasi tarihinin şahikasına taht kurması için, rekabetin her alanda adil olması gerekir !
İlmî ve fikrî tekâmül meselesinin bizatihi kendisinde olduğu gibi ne yazık ki eleştirisinde de bir takım temel sorunların varlığının bir gerçek olduğu ileri sürülebilir. Bu sorunların başında eleştiri kültürünün ruhunu ve özünü kaybetmiş olmasından mütevellidir !
Bu itibarla; demokrasi kültürünün, tüm kurumlarıyla ve vatandaşlarıyla içselleştirilmesi en mühim meseledir!

Dolayısıyla, hukukun üstünlüğü, masumiyet karinesi her zümrüye eşit mesafede olmalı, vatandaşların demokrasi ve hukuka olan inancı tam olmalıdır!
Velhasıl, demokrasi ve tüm yaşamsal kaynaklar, hukuktan beslenmesinden ötürü, önceliklerimizi iyi belirlememiz gerekir!

21 Şubat 2017 Salı

MİLLİ DÜŞÜNCE

Yüce kitabımızın ilk emri; "korkma ve seni Yaradan Rabb'inin adıyla oku!" diye başlar...
İstiklal mücadelemizin bestesi niteliğinde olan "istiklal marşımızda" korkma diye başlar. Bu itibarla, çocukluk ve gençlik evresinde "okuyan, araştıran ve sorgulayan" bir anlayışla korkmadan bir mukaddes dava için mücadele eden ve tüm hücrelerine "etik ahlaki değerleri" yerleştirmek suretiyle karekter yapısını şekillendiren, milli düşünceye sahip olan cesur yürekler hiçbir şeyden korkmadan, ikbal peşinde koşmadan, doğrunun yanında ve yanlışın karşısında Elif gibi dim dik durarak hayatını idame ederler!

EY GURURLU VE DİK OLAN ADAM

Ey gururlu ve kuyruğu dik olan adam!
Etrafında olup biten yanlışlıklara ve haksızlıklara karşı görmezlikten gelip susarsın!
Konuşma meclisinde lafa geldiğinde mangalda kül bırakmazsın!
Soydaş ve dindaş deyip hamaset edebiyatı yapar, kendi dünyevi işine bakarsın !
Ha! bu arada, biri kuyruğuna bastımı feryad edip yakınırsın!
Üç günlük fani dünya için şahsiyetini kenara itip, her kılığa girersin!
İşte, milletimizin kronikleşmiş sorunlarını objektif olarak düşündüğümüzde şahsiyet ve kimlik sorunu olduğunu görmekteyiz! Her meslek ve meşrepte ta tepeden tırnağa kadar!!! (İstisnalar kaideyi bozmaz)
Şahsiyetli ve asalet sahibi insanlar etrafında milli düşünce ekseninde birleşmek varken, çıkar peşinde koşarsın!
Velhasıl; dost dostdoğru olandır! Doğruluk ve hak yolu nettir. Şahsiyetsiz kimliksizlerin; sağı-solu, sonu-başı, ortası ve kenarı olmaz ! Buna mukabil;
Yanlış ve adaletsizlik ise flu dur!

"ESKİMEYEN ASIRLIK ÇINARLAR"


Geçmişten günümüze kadar, ömrünü davaya adayan ve her anı mücadele ile geçen milli düşünceye sahip büyüklerimiz ve değerlerimiz vardır!

İşte, bu seçkin varlıklar; "gerek bıraktıkları eserleri ile gerekse de bedenlerinin yaşlı olmasına rağmen, halen ilk günkü heyecanla dava uğruna aynı aşk ve heyecanla hizmet etme" ülküleri sayesinde "eskimeyen asırlık çınar gibi" ayakta Elif gibi dim dik dururlar!

Şu fani dünyada geçici hevesler peşinde koşmadan, kimseye eğilmeden/bükülmeden ve talimat almadan ülkesi ve milleti için bıkmadan ve usanmadan çalışırlar !

Günümüzde tüm mesaisini haktan ve halktan yana harcayan, atalarımızın izinde ilerleyen, yüce gönüllü cesur karekterli insanlara kucak dolusu selam olsun!


EĞİLİP BÜKÜLMEDİK ÇOK ŞÜKÜR

Hayatımın hiç bir döneminde; "bulanık sulara yelken açmadım" ya da içine dalıp yüzmedim!
Günümüzde, "gelene ağam gidene paşam diyen" zihniyetle aynı masa etrafında toplanmadım. Sosyal hayatımda çektiğim sıkıntılarımın yegane sebebi; özellikle, "başkalarına yapılan haksızlıkta veya yanlışa yanlış diyebilme cesaretinden" kaynaklanmıştır!

İşte, halen ayakta dimdik durabiliyorsak bu hayatta; bunu en başta inancımıza, cesaretimize, kişiliğimize, ailemize ve sığanabilecek bir liman olan değerli büyüklerimize ve dostlarımıza borçluyum!
Bu itibarla; kendinizi iyi okuyup keşfedin ve tanıyın.Yapabileceklerinizin ve cesaretimizin farkında olun. Dostlarınızın ve elinizdekilerin değerini kaybetmeden bilin!
 baskılara, tehditlere, yalana ve talana dur diyen, cesur ve fedakar yüreklere selam olsun! Ailesini düşündüğü gibi, Türk İslam alemini ve devletinin bekasını düşünen, hak namına alıp hak namına veren, yüce gönüllere sonsuz şükranlarımı sunarım!

KADIN VE AİLE

Türk tarihinde; izzet ve haysiyet sahibi ve toplumun şekillenmesinde başaktör olan kadınlar, Milli mücadele döneminde kâh sırtlarında cepheye mermi taşımış, kâh şefkati ve sağnak sağnak sevgisiyle evlerimizin sultanı olmuştur!
Kısaca ; kadın ve aile kaf dağının ardındaki gizle bahçedir, çocukların kahramanıdır!
Günümüzde ise kadın, bir meta ve eğlence aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Ayrıca, bazı kadınlarımızın etik ahlaki değerleri kenara itmesi, "yuvayı dişi kuş yapar" anlayışından uzaklaşması sonucunda toplumuzun ahengini bozan nesiller yetişmesine neden olmaktadır.
Oysa ki; Fatihleri, Yavuz'ları ve Osmanları yetiştiren bir kadın ve dolayısıyla bir annedir. Bu itibarla, kadın toplumumuzun en önemli dinamiğidir. Kadınlarımızı bir eşya gibi görmek yerine hakettiği değeri vermeliyiz. Buna mukabil, kadın da sosyal statüsünün öneminin idraikinde hareket etmesi gerekmektedir!

AÇLIK VE YOKLUK

Kendini tepede gören ve kudretli sayan beyler, Siz hiç açlık ve yokluk nedir bilir misiniz?
Bizim kültürümüzde baba evin reisidir. Aynı zamanda ;"çocuklarının kahramanı" ve evin temelidir!
Bir baba için en zor şey; "babacığım bana bisiklet alırmısın, şunu veya bunu alırmısın" diyen evlatlarına ve "evimizin şu eksiği var" diyen eşinin ihtiyaçlarına cevap vermemek kadar kahredici ve zor bir durum olmasa gerek !
Günümüzde, İslam ve demokrasi konusunda ders vermeye çalışan ve ahkam kesen zümrelerin anlatımlarının sadece sözde kalması, özde ise kendi çıkarlarını düşünüp asgari ücretle geçimini sağlayanlara "şükür etmelerini" tavsiye etmelerine rağmen halkımızda itibar edilmeleri sonucunda düzen hep aynı ve fakir olan haksızlığa uğrayanlar da hep aynı kalmaktadır ! Bu itibarla, her aklı olan kişinin aklını başına alması tüm dünyevi işlerin fevkindedir!
Bu duygu ve düşüncelerim ile birkaç dakika yokluk içinde evlatları ve kutsal aile kurumu için çırpınan babanın yerine koyup, herkesin empati yapmasını ve sofralarında gariplerin/yetimlerin olması için çaba sarfetmelerini temenni ederim!

16 Şubat 2017 Perşembe

DİL DAVASININ BİR BAĞIMSIZLIK DAVASI OLDUĞUNU UNUTMAMALIYIZ.

"Türk milletinin dili, Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel, en yaygın ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği
nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza edildiğini görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir."

"Türk dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu, geçirdiği sayısız sarsıntılar içinde ahlakının, erdemlerinin, gelenek
ve göreneklerinin, anılarının, kendi yararlarının kısacası bugün kendi ulusallığını oluşturan her şeyin diliyle korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun yüreğidir, belleğidir"

"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şûûrla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."

Mustafa Kemal ATATÜRK

HAYAT

Hayat, iki cümle kelimelerde. Oluşumun ve bitimin sembolüdür. Kimine göre birkaç sevgili hüzün, kimine göre ise birkaç mutluluk sembolü olarak karşımıza çıkmakta. Bir iki kelime olan bu manaya derinlemesine bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Deniz, hırçın dalgalarını yüzümüze vururken, bir soğukluk yanı başımıza oturur; bizim onu izlemekten başka hangi seçeneğimiz vardır; oysaki kiminin hayatı dalgalar gibidir. Sen, yarınını düşünürsün; kimisi ise yarını için düşünmek yerine, laf salatası yapma niyetindedir.

Karmaşa aslında burada komşumuz olur. Ortak olmak istediği yer bizim hüzün bahçemizdeki kurguladığımız hayatlar; bir kelime daha ekleniyor, dağarcığımıza.
***
Yaşam: İçinde olduğumuz buhranın, kelime karşılığı olduğunu düşünüyorum. Nispeten aramıza giren sadece yaşam ile de sınırlı değil. Kelime bütünlüğü olarak yaşam; iç sesimizi yansıtmamıza yarayan ufak bir ayrıntı. Kurulan cümlelerin derinliğini anlamak için kendi kelimemiz olan ‘gönül’ aslında birkaç söz ile kendini tasvir eder. Başka milletlerde karşılığı tam manası ile yoktur.  Lâkin gönülden anladığımız nedir?
“Dert, varsa; derman bulunur,” deniliyor. Aslında gönül denilen kor olan şeyin ‘o’ olduğunu anlıyoruz. Âşık, kendi derdi ile hemhal olmaktan başka ne yapabilir ki. Bizim derdimiz gönül yangınımız neresi olmalı, sevdiğimiz kişimi yoksa gönül ehline mi sarılmalıyız? Bunu bir daha düşünmenizi tavsiye ederim. “Laf olur, çıkar gelir/ kelimeler hüzündür/gönül elinden akar gelir.” Benim anlayışım bu, dostlar; kimisine yavandır, kimisine şerbet olur, sözlerim.
“Dost arıyorsan, bul seher vaktinde/ düşman arıyorsan arama boşuna.” Gerçekten dost dediğin, kendini her daim yanında hissettiğin kişidir. Düşman olan zaten yanındadır. Yanında başka, ayrılınca başka konuşur. Dost, elini tutanlardan olmanız dileği ile. Saygılar

15 Şubat 2017 Çarşamba

GELECEĞİ İNŞA ETMEK

Mesuliyet, mefkûrenin kaynağıdır, anlayışından hareket ile ahlaki değerler çerçevesinde bir öğrenci yetiştirebilmek için toplumsal analizlerin doğru yapılması gerekmektedir. Toplum olarak yaşanan ahlaki erozyon, doğal olarak yeni nesli de etkilemekte ve beklenen erdemli davranışlar kazanıma dönüşmemektedir. Çünkü uygulamada karşılığı olmayan manevi söylemler çocuğu etkilememekte, duyduğunu değil gördüğünü uygulamaktadır. Sosyolojik olarak da bu çok normal bir durumdur. Yeterli olmasa da “iyi insan” ölçütlerinde okulda verilen genel ahlak kurallarının evde, mahallede, arkadaş çevresinde, pazarda, sokaklarda yaşanmıyor olması daha baskın olan o çevre ile davranışları benzeştirmektedir.

Belli bir yaşa kadar rol model gördüğü öğretmenine karşı mahcup olmamak, onu kırmamak, onun gözünde değerli kalabilmek için etik davranışları uygulamaya çalışan öğrenci, belli bir süre sonra bu tenakuzu kaldıramamakta ve baskın olan çevrenin etkileşimine kendini kaptırmaktadır.
Meselenin kaynağı sadece eğitim uygulamaları veya anlatılanların yetersizliği ile sınırlı değildir. Ahlaki tutarlılık ancak sosyal bütünlüğün sağlanması ile gerçekleşecektir. Çocukta istendik değerler eğitiminin hayat bulması için ilk önce aile olmak üzere, sokak, mahalle, köy, ilçe, şehir, ülke minvalinde yapılandırıcı, uygulanılabilir, karşılığı olan çalışmalar hayata geçirilmelidir.
 Toplumdaki yanlış kabuller gözden geçirilmeli, sadece maddi endeksli yaklaşımların daha sonra ortaya koyduğu hasarlar belirlenerek öncelikler yeniden gözden geçirilebilmelidir.
Sosyal baskıların yoğunlaştığı konulara bakıldığında, ülke gerçeklerinin de etkisi ile sadece bir meslek sahibi olmaya yönelik hedeflerin yanlış olduğu, bu tip yaklaşımların menfaatçiliği körüklediği, kişisel hırsları ülke ve toplum çıkarlarının önüne koyduğu izah edilebilmelidir.
Meselenin bir çocuğa bakan bir de topluma, aileye bakan yönü vardır. A. Maraşlı, iyi bir çocukta şöyle özellikler arandığını belirtir.
“1. Zekâsı ve yetenekleri işlenerek, her alanda âdeta rekabet edilemez şekilde fark oluşturan üstün beceriler kazanmış;
2. Severek düşünce üreten ve çok yönlü düşünen;
3. Ürkeklik, çekingenlik ve içine kapanıklıktan uzak, kendini rahatlıkla ifade edebilen, sorumluluk bilinci yüksek, medenî cesareti üst düzeyde, kendisine verilen potansiyelin farkında bir özgüven sahibi, gayet cesur ve hayata mütebessim gözlerle bakan;
4. İhtiyaç olan her türlü özel bilgiyi özümsemiş;
5. Günlük hayatta ihtiyaç olan basit pratik bilgi ve becerilere sahip;
6. Sporla yeterince iç içe;
7. İnsanî, ahlaki ve manevî değerlerle dinamik anlamda mücehhez; insanlığa faydalı olma arzusuyla yanan, insanlığa insanlığı hâkim kılma sevdasını yaşayan;
8. İçe dönük muazzam bir düşünce derinliğiyle beraber dışa karşı muhteşem bir açıklık içinde;
9. Dünya ile yarışıp rahatça öne geçecek âdeta rekabet edilemez harika çocuklar ve gençler yetiştirmek!”
Ama bu belirtilen donanıma ulaşabilmesi için eğitim sisteminin ve ailelerin, çocuklarını doğru yönlendirebilmeleri, bu alana ciddi yatırımların yapılması, her alan ile ilgili uzman tetkiklerin ortaya konması gerekmektedir.
Aile eğitimi baştanbaşa titizlik isteyen bir alandır. Burada ailelerin geldiği kültür, ekonomik girdi ve çıktılar, eğitim durumu, geleceğe ait beklentileri başta olmak üzere ciddi analizler sosyolojik olarak incelenmeli,  irdelenmeli, çözüm yolları ortaya konmalı ve kararlı bir şekilde uygulanmalıdır.
Ardından mahallelerin yapıları da aynı hassasiyetle ele alınmalı ve toplumsal dönüşüm için girişimde bulunulmalıdır.
Yapılacak çalışmalarda okul, merkeze alınmalı ama okulların bu işi gerçekleştirebilmeleri için de eğitim programlarının da katkı sağlayacak niteliğe ulaşması temin edilmeli, eğitimciler o donanıma sahip olmalı, merkezi irade her türlü desteği sağlamalıdır.
Erdemli bir öğrenci yetiştirmek için, kavramın kabul görmesi sağlanmalıdır.
Okullar göstermelik yaklaşımlardan uzak ciddiyetle meseleyi ele almalı,  okulun bahçesinden giriş başta olmak üzere, koridorlarına, sınıflarına değerler eğitimi kavramını yaşantıya dönüştürecek çalışmalar gerçekleştirilmelidir.
İyilik köşeleri, iyilik kutuları, sevgi sınıfları, örnek şahsiyetlerin öne çıkarılması, her etik davranışın büyük karşılık görmesi, yaşantıya dönüşen erdemli tutumların temsil görmesi ve akademik olarak da değerlendirilmesi gibi adımlar geliştirilerek uygulama zeminleri bulmalıdır.
Aslında iyi bir nesil için sorumluluk sahibi bir nesil demek hiç de yanlış olmaz. Günümüzde hala ceza metodu ile nesil eğitmeyi model alan eğitim sistemleri çocuklara mesuliyet yükleyemeyecektir.
O zaman yapılması gereken ülke ve millet değerleri ile örtüşen, geçmişinin farkında olan, geleceğini erdem ve ilim ile inşa etmeyi ilke edinen, kısacası kendi kimlik değerlerine sahip insanlığın refahına katkı sağlayacak bir nesil yetiştirmek gerekiyor.
Bu da köprünün asli vazifesidir. O köprü öğretmendir. Ancak köprünün işlevi ayakları ile mümkün olacaktır. Ayaklar ise okul, öğrenci, velide oluşturulacak insani, İslami, milli şuur planı ile bağlantılıdır. Öyleyse köprüye sahip çıkmak ve ayaklarını kuvvetlendirmek gerekmektedir.

NEREYE BU GİDİŞ

Yürek nedir acaba?
Ya da gönül? İnsan nasıl bir varlık?
 Kim hangi gaye ile neyin insicamını yaşıyor?

Kalem mi dile hakim dil mi kaleme?
 Neyi nasıl yaşamak gerekiyor?


  Yıllar yılları kovalayıp, mekanlar ve simalar sınırsız bir değişikliğe uğradıkça, o saf temiz mekanlara ve dostlara olan hasretimiz katmerleştikçe katmerleşti.

  Ah insanlık, sefil varlık… 
Her şeyin kendi elinde olduğunu düşünen, aslında bir nefeslik ömrü olan hilkat garibesi!...

Nereye bu gidiş?
Hangi hal hangi hakikatle karışık?
Ya da hakikatler neden bu kadar dallanıp budaklandı?

Ne çok doğru(!) var artık. Bu kadar doğrunun içinde  neden “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hakikati perdelenmeye çalışılıyor?

Aslında çok söze de gerek yok.

Beklentisiz, saf, riyasız, kimin ne dediğine bakmadan yürümek; hem de ardına bakmadan…

Ve bazen hıçkırıklarla…

Bazen bir damla gözyaşı ile…

Kimi zaman sadece içten bir “Ah!” ile…

Teslim olmak her şeyin sahibine…

Herhalde işte o zaman sukut bulur anlamsız çığlıklar…

Öyleyse her şeyin sahibine “amin” temennileri ile ülkü ve ülke şuuru ile  sunalım hep birlikte:

Ey rızıkları veren Rabbim….
Ey olacakları taktir eden Yüce Allah’ım…
Ey hayır ve şerri belirleyen Büyük Allah’ım…
Bize Hak mucibince bir ömür ihsan et…
Sana layıkı ile kul olabilmeyi, tövbe edip tövbesinde sebat etmeyi, nefsinin değil dininin İsteklerine uymayı, ülküsüne, ülkesine samimiyetle hizmet etmeyi nasip et…
Sen bu millete acı Allah’ım
Güldür zebun giden talihimizi….
Sevdir sevgiden uzaklaşan yüreklere birbirimizi….
Ağlatma artık bu milleti….
Musul’u da Kerkük’ü de Çeçenistan’ı, Doğu Türkistan’ı da kurtar zalimlerin zulmünden….
Akan Müslüman kanlarını dindir…

Velhasıl Rabbim…

Sen bizi susuz, sevgisiz, ülküsüz ve vatansız bırakma Allah’ı

ÜLKEMİN BAĞRINA DÜŞEN YİĞİTLER

Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz
Vurulmuşum vurulmuş düşmüşüm güpegündüz

Şakağımdaki kansa o benim gülüşümdür
Namert sürünmektense erkekçe ölüşümdür.”

ÜLKEMİN BAĞRINA DÜŞEN YİĞİTLER
Bu ülkede yaşayan her insanın can, mal ve ırz güvenliği şüphesiz ki devlet güvencesi altında olmalıdır ve bunların ihlalinin hesabı sorulmalıdır. Gerçekten de hem devlet hem de medya terör ile ilgili gereken hassasiyeti göstermiş, yazılı ve görsel basın gereken ilgiyi ortaya koymuştur.
        Ama son zamanlarda şahit olduğumuz terör eylemleri ve şehit haberleri  yüreğimdeki depreşen duyguları bir kez daha hüzün ile dile gelmesine sebep olmuştur.
“Nasıl bir feryat yüreğimdeki ahı sahibine ulaştırır bilmiyorum? 
Bu kaçıncı veda, kaçıncı ölüm? Kaçıncı yarım kalan bir aşkın hikayesi. 
Bu yarayı neyle saracağız? Ateşle mi dağlayacağız? Ömürlere vurulan ölümlü mühürlerin isyanı hangi kulaklarda isyanlı çığlıklarla yankılanmalı?
Sürgün sevdalarımızın akşamlarında söylediğimiz memleket türkülerini andıran zihnimizdeki suallerin cevabını nerede bulabileceğiz?
Artık durmalı akan yiğitlerin temiz kanı.
 Kahpelerin kalleş pusularının hesabı sorulmalı…
Ciğerimize saplanan hançerin, yüreğimize oturan kurşunun hesabı ertelenmemeli…
Bir bozgun yatağı haline getirilip vatan evlatlarının toprağa düştüğü demler, kahpelerin kalleşliklerine kurban oluyorlar. 
Yeni kınalı kuzu destanları yazılmasına sebebiyet veren satılmışların hükümranlığına son verilmelidir artık. 
Ömür törpüsü cellatlığına soyunan şerefsizlerin, içte ve dışta taşeronluk yapanlar yön vermemeli memleketimin geleceğine… 
Kış ortasında zemherili yazılar, gözlere bakar bakmaz ıslanmaya sebep oluyor ve sağın kahpe solun hain dolu olduğu demleri yaşıyorsak, asi ruhlu asillerin artık son sözü söylemesi gerekmektedir.
O son söz! Deli dolu, yüreği, karşılıksız sevgisi ile Estergon yüceliğindeki memleket sevdalılarının sözüdür.
 Bir deli sevdanın coşkun dalgalı yüce Türk milleti, sahip çıkmalı kutlu vatan ülkemizin ülkülerine…
Yere düşen yiğitlerin yürek yaraları adına….
Artık “yürü” dediğinde dağları yürüten, “dur” dediklerinde kalpleri durduran Alpaslan kükremesi sarmalı yurdun dört bir yanını. 
Bir iman ateşi sarmalı milletimizin yüreğini. Bilmeli ki kahpe eller yıkamaz bizi kalleş birliktelikleri ile…
Tarih şahit ki kanla alınan bu topraklar ve nice ateşli namlular bizim hürriyet sevdamıza halel getirememiştir hiçbir devirde…
Ülkemin bağrına düşen yiğitler!
Duamız sizinle beraber olduğu gibi sevdanız için ölümü de sizinle beraber tatmaya hazır olduğumuzu bilin ve o rahatlıkla uyuyun cennet bahçesini seyrettiğiniz gül bahçesi kabrinizde…”

BAŞKA TÜRKİYE YOK

Yine acı, yine gözyaşı, yine hüzün…
Kavramların anlamını yitirdiği demler…
Terörün içmekten doymadığı kana yine yiğit vatan evlatları kurban edildi.
Ardı arkası kesilmeden ülkeyi karıştırmak için, içerden ve dışardan, sınırlarımızdan ve coğrafyamızdan terör saldırıları hain planları ile yine devrede…
Bu eylemlerin ve eylemlerle oluşturulmak istenen kaotik durumların tahlillerinin doğru yapılması gerekmektedir.
Eğer değerlendirmelere sadece duygusal tepkilerimiz yön verirse perdenin ardındaki kirli emeller gözden kaçabilir.
Eylemlerin ilk hedefi milletin, terörle yaşamaya alıştırılmak istendiğidir. Ve bu alışma ile birlikte meselenin sayılara indirgenmesi, şehit ve yaralı sayıları üzerinden değerlendirmeye tabi tutularak direnç unsurlarının zayıflatılması arzulanmaktadır.
Ardından şehirleri yaşanmaz hale getirme gayretinin ardından terör örgütü ve örgütlerinin devleti masaya oturtarak pazarlık yapma taleplerini diretmektir.
Yine sınır ötesinde yaşanan Türk Silahlı kuvvetlerinin başarılı operasyonlarını duraksatmak amacı ile iç meselelerle uğraşılması ile sınırlardaki terör yapılanmalarının önünü açmak bir başka gaye olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ve ekonomik problemlerin artmasını temin için ticari girişimleri yıldırarak bir başka sıkıntılı cephe oluşturmanın da hedeflendiği malumdur.
Bütün bu kaos tetikçiliğine karşı sadece eleştirmekten ziyade çözüm önerilerini de ifade etmek milli bir duruşun gereğidir.
Bu düşünceden hareket ile Başka Türkiye olmadığı bilinciyle madde madde bir yol haritası çizmek gerekmektedir.
  1. Terör örgütü mensuplarına VE TERÖR ÖRGÜTLERİNE ASLA taviz verilmeyeceği, teslim olmaları halinde ve adil yargılamalar sonucunda hükümlerinin ortaya konacağı net bir şekilde ifade edilmelidir.
  2.  Her doğulunun Kürt olmadığı, her Kürt’ün Pkklı olmayacağı bilinci ile, PKK’yı Kürtlerin temsilcisi gibi görmemeli ve bu algının oluşması engellenmeli hatta bölgede söz sahibi olan memleket millet sevdalısı dini hassasiyetleri yüksek kanaat önderleri ile istişareler yapılarak bölge halkının gerçek temsilcilerinin onlar olduğu ortaya konmalıdır.
     
  3.  PKK’nın Marksist bir terör örgütü olduğu zamana ve zemine göre her tür kavramı kullanacağı- son dönemde dini literatürlere ağırlık vermesi gibi-  nihayetinde en büyük zararı bölge halkına verdiği somut belge ve bilgilerle yoğun bir çalışmayla Doğu ve Güney Doğu’da yaşayan kardeşlerimize anlatılmalıdır.
  4.  Kürtçülük yapanlara baktığımızda bir kısmının Kürtlükle hiç alakasının olmadığı ve bunların pek çoğunun daha önceki siyasal geçmişlerinde de milli-manevi değerlere savaş açan, bölücü zihniyetlere sahip oldukları ortaya konulmalıdır.
  5.  Dış destekli terörü besleyen, kışkırtan, artıran yaklaşımlar, güçler, örgütler, devletler müşahhas bir şekilde her tür yayın ve propaganda unsurları kullanılarak bölge halkına anlatılmalıdır.
  6.  Sinema, tiyatro, internet, dergi, gazete gibi iletişimin bütün birimleri ile geçmişten geleceğe kardeşlik projesinin bütün Türkiye’de birlik şuurunu pekiştirecek şekilde sunulmalıdır.
  7.   Terör örgütlerinin tamamını besleyen ekonomik damarlar kesilmeli, örgütlerin taşeron yapılanmalarına, devlet içinde yuvalanmalarına, sivil toplum adı altında faaliyetlerine izin verilmemelidir.
  8.  Kim ne söylerse söylesin ve hangi tutum içerisinde olursa olsun, hiçbir şekilde bu ülkenin bölünemeyeceği, tarihimizin ve misyonumuzun bunun en canlı şahidi olduğu düzenlenecek yoğun programlarla ülke ve bölge halkına anlatılmalı ve terör örgütlerine yönelik kararlı mücadelede bataklığı kurutacak şekilde devam etmelidir.
  9. Bütün erk sahipleri terörle verilen mücadeleye “amasız, şartsız” destek vermeli; Milli birlik siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda da inşa edilmelidir.
Çünkü BAŞKA TÜRKİYE YOK!