9 Ocak 2017 Pazartesi

ADALET ANCAK EVRENSEL AHLAK İLKELERİNE SAHİP OLMAKLA MÜMKÜNDÜR.

“Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.”(Maide suresi, 8. Ayet)
Bu ayeti yorumlarken, dikkate alınması gereken çok önemli bir husus olduğu kanaatindeyim. Ayete göre adaletli olmak “FARZ”dır.  Allah, inanan herkese adaletli olmayı EMRETMİŞTİR.
Neden bunu vurguluyorum? Tabii ki ayet çok net, adaletin bir emir ve farz olduğu da çok açıktır. Ancak bu açıklığı bile göz ardı edecek bir zihniyet içindeyiz çoğumuz. Söz konusu olan kalıplar ve şekiller olduğunda çok katıyız. Kalıplar konusunda “şu farzdır” dediğimizde sanki ağzımızdan on tane farz çıkar. Çevremize, çocuklarımıza defalarca vurgularız, ezberletiriz. Böyle davrandıkça kendimizi daha imanlı hissederiz, ruhani bir havaya gireriz.
Ancak konu ahlak olduğunda, benzer bir hassasiyet içinde olmayız. Konu kural ve kalıplar olunca olaylara Allah açısından, konu ahlak olunca kendimiz açısından bakarız. Örneğin, biri oruçluyken yanlışlıkla biraz su içtiyse, o kişi Allah’a karşı sorumlu kabul edilir. Günah işlemiştir, cezası da pek ağırdır. Kefaret amacıyla, altmış bir gün daha oruç tutması istenir. Bu ne denli ağır bir cezadır! Ramazan ayında toplam oruç zaten otuz gündür. Bir kişi bir gün oruç bozdu diye ramazan ayında tutması gerekenin iki katı kadar ceza uygulanır. Üstelik bunun hiçbir sağlam kanıtı yoktur.
Benzer bir hassasiyetin ahlak açısından uygulandığını gördünüz mü? Örneğin, Kur’an’da apaçık şekilde sözünde durmayanların cezasının üç gün oruç tutmak olduğu yazar. Yani eğer biri sözünde durmadıysa onun için üç gün oruç tutmak FARZdır. Bir gün oruç tutmayan kişiye uygulanan 61 gün oruç cezası, Kur’an’ın hiçbir yerinde geçmemesine rağmen, herkes tarafından bilinir, birbirlerine hatırlatılır bir korku hegemonyası oluşturulur. Peki neden konu “sözünde durmaya” gelince böyle olmaz?
Yukarıda da bahsettiğim gibi, konu kalıp ve şekiller olduğunda olaya Allah açısından, konu ahlak olduğunda olaya kendimiz açısından bakarız.Buradaki örnekte olduğu gibi, eğer biri Ramazan ayında kaza ile orucu bozduysa bu konu kalıpsal bir konudur. Bu kişi Allah’a karşı sorumlu kabul edilir.  Ancak biri sözünde durmadıysa hassasiyet şu noktada başlar: Kime karşı sözünde durmadı? Bize söz verdi ve sözünden caydıysa kabahatlidir. Nasıl biri bize söz verir ve sözünde durmaz? Görüldüğü gibi burada anahtar kelime “biz ya da ben” sözcüğüdür. Eğer başkasına karşı sözünde durmadıysa, bu çok da önemli değildir. Kim bilir hangi mazereti vardır, normaldir.
Konu ahlak olduğunda olaya Allah açısından değil, kişisel bakarız.  Biri bize yalan söylediyse kötüdür. Bizi kandırdıysa kötüdür. Bize karşı kibirlendiyse kötüdür. Bize karşı dürüst olmadıysa kötüdür. Bize haksızlık yaptıysa kötüdür. Bizimle alay ettiyse kötüdür. Ancak bunlar bir başkasına yapıldıysa çok da önemli değildir, hatta bazen gülüp geçilebilir bile.
Örneğin, bir kız, bazen ailesine ya da diğer arkadaşlarına, beyaz(!) yalanlar söylediğini bildiği ama kendine karşı çok nazik ve düşünceli biriyle evlenir. Birkaç ay sonra bir konuda, kendisine yalan söylediğini öğrenir. Muhtemelen tepkisi şu olurdu: “Bana yalan söyledin! Bana nasıl yalan söylersin!” İyi de bu kişi zaten önceden de yalan söyleyen biri değil miydi? Sana yalan söylemesiyle bir başkasına yalan söylemesi arasında bir fark var mı? Sana yalan söylemesiyle bir başkasına yalan söylemesi arasında ALLAH açısından bir fark var mı?
Olaylara Allah açısından bakmaktan söz ettik. Allah açısından bakmak, olaylara kişisel değil evrensel düzeyde bakabilmektir. Kendimizi karşımızdakinin hatta bir Rus’un, bir İngiliz’in, bir Afrikalının yerine koyabilmektir. Allah açısından bizimle, bir Rus ya da Afrikalı arasında bir fark var mıdır? Allah açısından bizim haksızlığa uğramamız ile bir İngiliz’in haksızlığa uğraması arasında bir fark var mıdır? Olaylara Allah açısından bakmak, bir İngiliz de haksızlığa uğrasa, kendimiz uğramış kadar rahatsız olmaktır. Haksızlık edene de kendimize etmiş kadar kızmaktır, öfkelenmektir.
Yeryüzüne adalet ancak bu yolla hakim olabilir. Ahlaki konulara Allah açısından bakılmayan yerde adaletten söz edemeyiz. Olaylara Allah açısından bakmak, evrensel ahlak ilkelerini doğurur. Evrensel ahlak ilkelerinin olmadığı yerde de adaletten söz edemeyiz. Çünkü herkes olaylara kendi açısından bakar. Bencillik alır başını gider. Güçlü olanın, parası çok mevkisi yüksek olanın sözü geçer.
Adalet toplumsal bir değer gibi gözükse de bizzat bireyin kendi hayatını yönlendirmesinde temel bir değer haline gelebilir, gelmelidir. Esasında herkesin hayatı seçimlerden oluşur. Yaptığımız her iş, verdiğimiz her tepki, sergilediğimiz her tutum gerçekte diğer tüm alternatifler arasından uygun bulduğumuz ve seçtiğimizdir. Seçimlerimizi, içimizde gerçekleştirdiğimiz bir takım değerlendirmeler sonucunda yaparız. Olayları ya da kişileri belki de bilinçsizce bazı değerlendirmelerden geçirir bunun sonucunda olaylara sevinir, üzülür, kızar ya da şaşırırken; kişilere kendimizi yakın veya uzak hissederiz. Bu değerlendirmeleri yaparken ne kadar adaletliyiz?
Örneğin, insanları değerlendirirken ölçütümüz onların dürüst ve ahlaklı olmaları mı? Yoksa bize nasıl davrandıkları, sahip oldukları güç, itibar, zenginlik, mevki ya da fiziksel görünümleri mi? Ya da bizi mutlu eden şeyler doğru ve iyi şeyler mi? Yoksa bazen kötü şeylerden de mutlu olabiliyor muyuz? Örneğin, bazen arkadaşlarımızın başarısızlıkları veya yaşadıkları olumsuz şeyler bizi içten içe sevindirebiliyor mu? Evrensel anlamda iyi şeylerin bizi üzdüğü, kötü şeylerin sevindirdiği oluyor mu? Ya da iyi-doğru birine kendimizi uzak hissederken, kötü eylemlerde bulunanlara sempati besleyebiliyor muyuz? Eğer cevap evet ise bu demektir ki olayları ya da kişileri değerlendirirken hak ve adalet temeline dayanmıyoruz. Çünkü adalet öncelikle temiz-saf bir niyet üzere olmayı gerektirir. Değerlerin altüst olması, iyiyi kötü, kötüyü iyi olarak görmek ve buna benzer durumların hayatımızda sıkça yaşanması, niyetimizin temiz olmadığını gösterir. Kirli ya da bozuk niyet, hak ve adaletin gerçekleşmesine engel olduğu gibi bizi uzun vadede mutsuzluk, karanlık ve çöküşe sürükleyecektir.
İyiyi kötü, kötüyü iyi olarak görmek ve bu şekilde bir tepki ve tutum içinde olmak olayları ya da kişileri değerlendirmede kullandığımız ölçütün bozuk olduğunu gösterir. Ölçüt yanlış ise, değerlendirmeler çoğunlukla yanlış olacak, bu değerlendirmeler sonucunda sergilediğimiz davranışlar ahlaki olmayacaktır. Böyle bir durumda ilk yapılması gereken, ölçütü yani değerlendirme kriterlerimizi değiştirmektir.
Diyelim ki niyetimiz temiz; olayları, fikirleri ve kişileri değerlendirme kriterlerimiz de hak ve adalet ekseninde olsun.  Bu tabii ki her davranışımızın ya da her kararımızın doğru olacağı anlamına gelmez. Ancak temel-kök sağlam olur. İnancımız sağlam olur. Bilmeden ya da unutarak hatalar yapabiliriz. Mutlak adalet sahibi elbette ki sadece Allah’tır. Ancak yaptığımız hatalar, tamir edilebilir ve sıkça tekrar etmeyen cinsten olacaktır, ahlaki bozukluk temelinde olmayacaktır.




Allah bizden ahlaklı-adaletli olmamızı istemiştir. İçinde ahlak yoksa, yetimi doyurmaya bir teşvik yoksa, namaz kılanlara dahi lanet etmiştir. Namaz, oruç ve diğer tüm ibadetlerin özü ahlaka dayanır.