20 Ocak 2017 Cuma

AİLEDE MUTLULUK VE ÇOCUK EĞİTİMİ

Yaşanılabilir bir toplum inşasını arzu edenler çocukluk sırrından güç almalıdırlar. Zira çocukluğun özünde, koca bir toplumu değiştirebilecek, bitmek tükenmek bilmeyen büyülü bir güç vardır. Bu, yetişkinin ruhunu örten kalın duvarları yıkabilecek ve oradan sıcacık şefkat hissini uyandırabilecek olan tek ve biricik güçtür. Yeter ki yetişkinler, çocuğa hükmetmeyi bir marifet zannetme yanılgısından çıkıp, sevgi ve şefkat hislerini yeniden canlandırabilecek olan çocuklarına, güven içinde kendilerini bırakabilsinler...
Maalesef günümüz yetişkinleri, çocuklara o heybetli dik duruşlarının ardındaki büyüklük tutkunlukları ile baktıkları için, böyle büyük bir gücün insanlığa getirebileceği faydalardan habersiz; kendilerince bir gelecek inşasına soyunmaktadırlar. Fakat çocukların insan ruhunda uyandıracağı sevgi ve şefkati hesaba katmadan inşa edilecek olan bir hayat, insanlık tarihinin en acınacak yaşam tarzı olacaktır.
İnsan ruhunun yeniden uyanışı, çocuklarla olacaktır.
Bu uyanış, çocuklar için bir şey yapmakla değil, çocuklarla işbirliği yapmaya çalıştıkça gerçekleşecektir!..

17 Ocak 2017 Salı

KÜLTÜREL FARKLAR İNSAN DNA’SINDA VAR

Bilim adamları belirli bir etnik gruba ait genetik özelliklerin şekillenmesinde kültür ve çevresel özelliklerin, kalıtımın yanında belirgin bir etkiye sahip olduğunu bildirdi.
ABD’nin California Üniversitesinden bilim adamları Latin etnik alt gruplara mensup çocuklar üzerine yaptıkları çalışmada, “gen metilasyonu” adı verilen DNA’nın ifade tarzını belirleyen genetik belirteçlerin oluşumunda çevresel faktörler ve kültürel deneyimle kazanılan farklılıkların kalıtımsal farklılıklar yanında müstakilen etkili olduğunu belirledi.
Araştırma için ABD genelinde Hispanik-Latin kökenli çocuklarda astım riski üzerine yapılan bir taramanın sonuçlarını inceleyen bilim adamları, seçtikleri 573 Meksikalı ve Porto Rikolu çocuk arasında genetik farklılıkları ortaya çıkaran 916 genetik belirteç tespit etti. Araştırmacılar bu farklılıklardan 520’sinin tamamen kalıtımla ilgili olduğunu kaydederken, 109’unun kısmen kalıtımla açıklanabileceği, geri kalan 205’inin ise kalıtımla açıklanmasının mümkün olmadığını belirtti.
Kalıtımla açıklanamayan farklılıkların astım taramasına tabi tutulan çocuklarda annenin sigara içmesi, egzoz gazının yoğun olduğu çevrelerde yaşama ve psikolojik strese maruz kalma gibi çevresel faktörlere tekabül ettiği vurgulandı.
Araştırmacılar sonuç olarak genetik farklılıkların yüzde 76 oranında kalıtıma bağlı olduğu, geri kalan bölümünün ise çevresel koşullara ve deneyime bağlı olarak şekillendiği sonucuna vardı.
Araştırmanın sonuçları online “eLife” dergisinde yayınlandı.

DOĞANIN İNCELİK ve GÜZELLİĞİNİ ANLAMAK

Cenâb-ı Hak, yeryüzünü en güzel şekilde döşemiş, insanların yaşamasına müsâit hâle getirmiştir. Orada geniş yollar ve geçitler yapmış, üzerinde yürümek için onu mûtedil ve elverişli bir vaziyette yaratmıştır.
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size gıdâ olsun diye (yerden) çeşitli mahsuller çıkardı. Artık bunu bile bile Allâh’a şirk koşmayın.” (el-Bakara, 22)
Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” (en-Nebe, 6-7)
Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu hâlde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allâh’ın rızkından yeyin! Sonunda dönüş ancak O’nadır.” (el-Mülk, 15)
Allah Teâlâ aziz kitabında yeryüzünden çok bahsetmiştir ki insanoğlu arzın hikmetleri üzerinde dikkatle düşünsün.
Arzın üstü dirilerin, içi ise ölülerin yeridir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
Biz, yeryüzünü diriler ve ölüler için toplanma yeri yapmadık mı?” (el-Mürselât, 25-26)

BÜLBÜLÜN GÜLE OLAN SEVDASI
Yer ölüyken ona dikkatle bak! Onun üzerine su indirildiğinde canlanır, gelişir ve yeşerir. Rengârenk bitkiler yetiştirir. İçinden muhtelif canlılar çıkar. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın yeri kocaman dağlarla nasıl sağlamlaştırdığına dikkat et! Suları dağların altında nasıl depo etti? Pınarları fışkırtıp yeryüzünde ırmakları nasıl akıttı? Kupkuru taştan ve bulanık topraktan ince, tatlı ve tertemiz suyu nasıl çıkardı? O su ile her şeye nasıl hayat bahşetti? Onunla ağaç ve bitkilerin çeşitlerini, buğday, üzüm, yonca, zeytin, hurma, nar ve sayılmayacak kadar çok meyveleri nasıl çıkardı? Bu meyvelerin hepsi değişik şekilli, değişik renkli, değişik tat, sıfat ve kokuludur. Hepsinde ayrı bir güzellik, hepsinde ayrı bir meneviş… Bâzısı gıdâ bakımından diğerinden üstün… Hâlbuki hepsi bir su ile sulanmakta, bir topraktan çıkmaktadır.

HAYAT DERKİ

Hayat Der ki !
Hayat der ki ;sevdiğin insanda arayacağın ilk şey iyi niyet olmalıdır.O yoksa başka özelliklerinin anlamı kalmayacaktır çünkü;
Hayat der ki ;dost dediğin sadece kötü gününde yanında olan değildir,aynı zamanda sevincine de en az senin kadar sevinebilendir.
Hayat der ki ;başarmak için sıradan olandan ayrılmak zorundasın.Bırak insanların karşı duruşunu,doğru bildiğine sarıl ısrarla.
Hayat der ki ;daha önce görmediğin biriyle karşılaştığında ilk dakikalara dikkat et.O insanın pozitif yada negatif enerji veren biri olduğunu anlayacaksın.
Hayat der ki ;yaptığın seçimlerden dolayı başın derde girerse eğer,ilk suçlaman gereken kişi sensin.Sızlanmak ve başkalarını suçlamak yerine,hatanı bulmaya çalış.
Hayat der ki;bir yıkımla karşılaştığında yas tutma.O yıkımı,ne yap et öğretmenin haline getir.
Hayat der ki ;hayvan sevmeyen insanlardan uzak dur.Doğal ve güzel olanı sevemez onlar çünkü.
Hayat der ki ;insanlara kendini defalarca anlatmak zorunda kalma.Ya oradan ayrıl yada bildiğini oku.
Hayat der ki ;hedeflerin konusunda kararlı ol.Engelleri düşünme.Ya bir yol bul,ya bir yol aç.
Hayat der ki ;içgüdülerinin sesine çok iyi kulak ver.Unutma ki,onca hayvan türü onlar sayesinde varlığını sürdürüyor miliyonlarca yıldan beri.
Hayat der ki ;kendini saygın bir birey haline getir.Aksi taktirde,boşuna beklersin başkalarının sana saygı duymasını.
Hayat der ki ;başına bir şey geldiğinde,neden başkalarının değil de benim başıma geldi bu iş diye sızlanma,durduğun yere bak.

KADIN VE VALİ

 Bir zamanlar vâlilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı. Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün vâli, bu bahçeye geldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı, bir iş için dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki: 
-Bahçenin kapılarını kapat. Hiç bir kapı açık kalmasın!
 Kadın, akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı. Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:
 -Kapıları kapattım. Yanlız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne kadar uğraşsam da kapatamıyorum.
 -O, hangi kapıdır?
 -Bu kapı, Allahü teâlânın (Basir) sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır. Vâli, bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle kötülükler getirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu yere gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından biri oldu.
 Basir : Her şeyi gören.
 Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiç bir şey engel olamaz. Allah’ın, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizliliklei, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkara bir taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür , duyar, bilir. İbadette ihlas, kulun Allah’ı görmemesine rağmen, Allah’ın onu gördüğünü bilmesi ve onu görür gibi ibadet etmesidir.

SESSİZ BEKLEYİŞ

 Susarız…
 Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
 Susarız…
 Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
 Susarız…
 Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
 Susarız…
 Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…
 Susarız…
 Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
 Susarız…
 Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
 Susarız…
 Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
 Susarız…
 Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
 Susarız…
 İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
 Susarız…
 Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…
 Susarız…
 Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
 Susarız…
 Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
 Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…

SEVGİYE HASRET

Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.
Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken, annesi durumu fark edip:
—Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hâlâ bisikletlerde, diye çıkıştı. Ama eğer beğendiysen, baban ondan da alır.
Küçük kız, yumuşak bir sesle:
—Bisiklete değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…
Annesi, küçük kızı hiç duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
—Arkadaşların, bu havada bile okula yürüyerek geliyor, dedi. Halbuki baban, işe giderken de olsa, vakit ayırıp seni Mercedes’iyle getiriyor.
Kızın gözü yine bisikletteydi. Kadın, alaycı bir ifadeyle:
—İstersen baban da seni bisikletle getirsin, diye devam etti. Ne de güzel yakışır, öyle değil mi?
Küçük kız, inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
— Çok isterdim, diye cevap verdi. Belki o zaman babama sarılırdım.