16 Şubat 2017 Perşembe

DİL DAVASININ BİR BAĞIMSIZLIK DAVASI OLDUĞUNU UNUTMAMALIYIZ.

"Türk milletinin dili, Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel, en yaygın ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği
nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza edildiğini görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir."

"Türk dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu, geçirdiği sayısız sarsıntılar içinde ahlakının, erdemlerinin, gelenek
ve göreneklerinin, anılarının, kendi yararlarının kısacası bugün kendi ulusallığını oluşturan her şeyin diliyle korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun yüreğidir, belleğidir"

"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şûûrla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."

Mustafa Kemal ATATÜRK

HAYAT

Hayat, iki cümle kelimelerde. Oluşumun ve bitimin sembolüdür. Kimine göre birkaç sevgili hüzün, kimine göre ise birkaç mutluluk sembolü olarak karşımıza çıkmakta. Bir iki kelime olan bu manaya derinlemesine bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Deniz, hırçın dalgalarını yüzümüze vururken, bir soğukluk yanı başımıza oturur; bizim onu izlemekten başka hangi seçeneğimiz vardır; oysaki kiminin hayatı dalgalar gibidir. Sen, yarınını düşünürsün; kimisi ise yarını için düşünmek yerine, laf salatası yapma niyetindedir.

Karmaşa aslında burada komşumuz olur. Ortak olmak istediği yer bizim hüzün bahçemizdeki kurguladığımız hayatlar; bir kelime daha ekleniyor, dağarcığımıza.
***
Yaşam: İçinde olduğumuz buhranın, kelime karşılığı olduğunu düşünüyorum. Nispeten aramıza giren sadece yaşam ile de sınırlı değil. Kelime bütünlüğü olarak yaşam; iç sesimizi yansıtmamıza yarayan ufak bir ayrıntı. Kurulan cümlelerin derinliğini anlamak için kendi kelimemiz olan ‘gönül’ aslında birkaç söz ile kendini tasvir eder. Başka milletlerde karşılığı tam manası ile yoktur.  Lâkin gönülden anladığımız nedir?
“Dert, varsa; derman bulunur,” deniliyor. Aslında gönül denilen kor olan şeyin ‘o’ olduğunu anlıyoruz. Âşık, kendi derdi ile hemhal olmaktan başka ne yapabilir ki. Bizim derdimiz gönül yangınımız neresi olmalı, sevdiğimiz kişimi yoksa gönül ehline mi sarılmalıyız? Bunu bir daha düşünmenizi tavsiye ederim. “Laf olur, çıkar gelir/ kelimeler hüzündür/gönül elinden akar gelir.” Benim anlayışım bu, dostlar; kimisine yavandır, kimisine şerbet olur, sözlerim.
“Dost arıyorsan, bul seher vaktinde/ düşman arıyorsan arama boşuna.” Gerçekten dost dediğin, kendini her daim yanında hissettiğin kişidir. Düşman olan zaten yanındadır. Yanında başka, ayrılınca başka konuşur. Dost, elini tutanlardan olmanız dileği ile. Saygılar

15 Şubat 2017 Çarşamba

GELECEĞİ İNŞA ETMEK

Mesuliyet, mefkûrenin kaynağıdır, anlayışından hareket ile ahlaki değerler çerçevesinde bir öğrenci yetiştirebilmek için toplumsal analizlerin doğru yapılması gerekmektedir. Toplum olarak yaşanan ahlaki erozyon, doğal olarak yeni nesli de etkilemekte ve beklenen erdemli davranışlar kazanıma dönüşmemektedir. Çünkü uygulamada karşılığı olmayan manevi söylemler çocuğu etkilememekte, duyduğunu değil gördüğünü uygulamaktadır. Sosyolojik olarak da bu çok normal bir durumdur. Yeterli olmasa da “iyi insan” ölçütlerinde okulda verilen genel ahlak kurallarının evde, mahallede, arkadaş çevresinde, pazarda, sokaklarda yaşanmıyor olması daha baskın olan o çevre ile davranışları benzeştirmektedir.

Belli bir yaşa kadar rol model gördüğü öğretmenine karşı mahcup olmamak, onu kırmamak, onun gözünde değerli kalabilmek için etik davranışları uygulamaya çalışan öğrenci, belli bir süre sonra bu tenakuzu kaldıramamakta ve baskın olan çevrenin etkileşimine kendini kaptırmaktadır.
Meselenin kaynağı sadece eğitim uygulamaları veya anlatılanların yetersizliği ile sınırlı değildir. Ahlaki tutarlılık ancak sosyal bütünlüğün sağlanması ile gerçekleşecektir. Çocukta istendik değerler eğitiminin hayat bulması için ilk önce aile olmak üzere, sokak, mahalle, köy, ilçe, şehir, ülke minvalinde yapılandırıcı, uygulanılabilir, karşılığı olan çalışmalar hayata geçirilmelidir.
 Toplumdaki yanlış kabuller gözden geçirilmeli, sadece maddi endeksli yaklaşımların daha sonra ortaya koyduğu hasarlar belirlenerek öncelikler yeniden gözden geçirilebilmelidir.
Sosyal baskıların yoğunlaştığı konulara bakıldığında, ülke gerçeklerinin de etkisi ile sadece bir meslek sahibi olmaya yönelik hedeflerin yanlış olduğu, bu tip yaklaşımların menfaatçiliği körüklediği, kişisel hırsları ülke ve toplum çıkarlarının önüne koyduğu izah edilebilmelidir.
Meselenin bir çocuğa bakan bir de topluma, aileye bakan yönü vardır. A. Maraşlı, iyi bir çocukta şöyle özellikler arandığını belirtir.
“1. Zekâsı ve yetenekleri işlenerek, her alanda âdeta rekabet edilemez şekilde fark oluşturan üstün beceriler kazanmış;
2. Severek düşünce üreten ve çok yönlü düşünen;
3. Ürkeklik, çekingenlik ve içine kapanıklıktan uzak, kendini rahatlıkla ifade edebilen, sorumluluk bilinci yüksek, medenî cesareti üst düzeyde, kendisine verilen potansiyelin farkında bir özgüven sahibi, gayet cesur ve hayata mütebessim gözlerle bakan;
4. İhtiyaç olan her türlü özel bilgiyi özümsemiş;
5. Günlük hayatta ihtiyaç olan basit pratik bilgi ve becerilere sahip;
6. Sporla yeterince iç içe;
7. İnsanî, ahlaki ve manevî değerlerle dinamik anlamda mücehhez; insanlığa faydalı olma arzusuyla yanan, insanlığa insanlığı hâkim kılma sevdasını yaşayan;
8. İçe dönük muazzam bir düşünce derinliğiyle beraber dışa karşı muhteşem bir açıklık içinde;
9. Dünya ile yarışıp rahatça öne geçecek âdeta rekabet edilemez harika çocuklar ve gençler yetiştirmek!”
Ama bu belirtilen donanıma ulaşabilmesi için eğitim sisteminin ve ailelerin, çocuklarını doğru yönlendirebilmeleri, bu alana ciddi yatırımların yapılması, her alan ile ilgili uzman tetkiklerin ortaya konması gerekmektedir.
Aile eğitimi baştanbaşa titizlik isteyen bir alandır. Burada ailelerin geldiği kültür, ekonomik girdi ve çıktılar, eğitim durumu, geleceğe ait beklentileri başta olmak üzere ciddi analizler sosyolojik olarak incelenmeli,  irdelenmeli, çözüm yolları ortaya konmalı ve kararlı bir şekilde uygulanmalıdır.
Ardından mahallelerin yapıları da aynı hassasiyetle ele alınmalı ve toplumsal dönüşüm için girişimde bulunulmalıdır.
Yapılacak çalışmalarda okul, merkeze alınmalı ama okulların bu işi gerçekleştirebilmeleri için de eğitim programlarının da katkı sağlayacak niteliğe ulaşması temin edilmeli, eğitimciler o donanıma sahip olmalı, merkezi irade her türlü desteği sağlamalıdır.
Erdemli bir öğrenci yetiştirmek için, kavramın kabul görmesi sağlanmalıdır.
Okullar göstermelik yaklaşımlardan uzak ciddiyetle meseleyi ele almalı,  okulun bahçesinden giriş başta olmak üzere, koridorlarına, sınıflarına değerler eğitimi kavramını yaşantıya dönüştürecek çalışmalar gerçekleştirilmelidir.
İyilik köşeleri, iyilik kutuları, sevgi sınıfları, örnek şahsiyetlerin öne çıkarılması, her etik davranışın büyük karşılık görmesi, yaşantıya dönüşen erdemli tutumların temsil görmesi ve akademik olarak da değerlendirilmesi gibi adımlar geliştirilerek uygulama zeminleri bulmalıdır.
Aslında iyi bir nesil için sorumluluk sahibi bir nesil demek hiç de yanlış olmaz. Günümüzde hala ceza metodu ile nesil eğitmeyi model alan eğitim sistemleri çocuklara mesuliyet yükleyemeyecektir.
O zaman yapılması gereken ülke ve millet değerleri ile örtüşen, geçmişinin farkında olan, geleceğini erdem ve ilim ile inşa etmeyi ilke edinen, kısacası kendi kimlik değerlerine sahip insanlığın refahına katkı sağlayacak bir nesil yetiştirmek gerekiyor.
Bu da köprünün asli vazifesidir. O köprü öğretmendir. Ancak köprünün işlevi ayakları ile mümkün olacaktır. Ayaklar ise okul, öğrenci, velide oluşturulacak insani, İslami, milli şuur planı ile bağlantılıdır. Öyleyse köprüye sahip çıkmak ve ayaklarını kuvvetlendirmek gerekmektedir.

NEREYE BU GİDİŞ

Yürek nedir acaba?
Ya da gönül? İnsan nasıl bir varlık?
 Kim hangi gaye ile neyin insicamını yaşıyor?

Kalem mi dile hakim dil mi kaleme?
 Neyi nasıl yaşamak gerekiyor?


  Yıllar yılları kovalayıp, mekanlar ve simalar sınırsız bir değişikliğe uğradıkça, o saf temiz mekanlara ve dostlara olan hasretimiz katmerleştikçe katmerleşti.

  Ah insanlık, sefil varlık… 
Her şeyin kendi elinde olduğunu düşünen, aslında bir nefeslik ömrü olan hilkat garibesi!...

Nereye bu gidiş?
Hangi hal hangi hakikatle karışık?
Ya da hakikatler neden bu kadar dallanıp budaklandı?

Ne çok doğru(!) var artık. Bu kadar doğrunun içinde  neden “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hakikati perdelenmeye çalışılıyor?

Aslında çok söze de gerek yok.

Beklentisiz, saf, riyasız, kimin ne dediğine bakmadan yürümek; hem de ardına bakmadan…

Ve bazen hıçkırıklarla…

Bazen bir damla gözyaşı ile…

Kimi zaman sadece içten bir “Ah!” ile…

Teslim olmak her şeyin sahibine…

Herhalde işte o zaman sukut bulur anlamsız çığlıklar…

Öyleyse her şeyin sahibine “amin” temennileri ile ülkü ve ülke şuuru ile  sunalım hep birlikte:

Ey rızıkları veren Rabbim….
Ey olacakları taktir eden Yüce Allah’ım…
Ey hayır ve şerri belirleyen Büyük Allah’ım…
Bize Hak mucibince bir ömür ihsan et…
Sana layıkı ile kul olabilmeyi, tövbe edip tövbesinde sebat etmeyi, nefsinin değil dininin İsteklerine uymayı, ülküsüne, ülkesine samimiyetle hizmet etmeyi nasip et…
Sen bu millete acı Allah’ım
Güldür zebun giden talihimizi….
Sevdir sevgiden uzaklaşan yüreklere birbirimizi….
Ağlatma artık bu milleti….
Musul’u da Kerkük’ü de Çeçenistan’ı, Doğu Türkistan’ı da kurtar zalimlerin zulmünden….
Akan Müslüman kanlarını dindir…

Velhasıl Rabbim…

Sen bizi susuz, sevgisiz, ülküsüz ve vatansız bırakma Allah’ım

ÜLKEMİN BAĞRINA DÜŞEN YİĞİTLER

Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz
Vurulmuşum vurulmuş düşmüşüm güpegündüz

Şakağımdaki kansa o benim gülüşümdür
Namert sürünmektense erkekçe ölüşümdür.”

ÜLKEMİN BAĞRINA DÜŞEN YİĞİTLER
Bu ülkede yaşayan her insanın can, mal ve ırz güvenliği şüphesiz ki devlet güvencesi altında olmalıdır ve bunların ihlalinin hesabı sorulmalıdır. Gerçekten de hem devlet hem de medya terör ile ilgili gereken hassasiyeti göstermiş, yazılı ve görsel basın gereken ilgiyi ortaya koymuştur.
        Ama son zamanlarda şahit olduğumuz terör eylemleri ve şehit haberleri  yüreğimdeki depreşen duyguları bir kez daha hüzün ile dile gelmesine sebep olmuştur.
“Nasıl bir feryat yüreğimdeki ahı sahibine ulaştırır bilmiyorum? 
Bu kaçıncı veda, kaçıncı ölüm? Kaçıncı yarım kalan bir aşkın hikayesi. 
Bu yarayı neyle saracağız? Ateşle mi dağlayacağız? Ömürlere vurulan ölümlü mühürlerin isyanı hangi kulaklarda isyanlı çığlıklarla yankılanmalı?
Sürgün sevdalarımızın akşamlarında söylediğimiz memleket türkülerini andıran zihnimizdeki suallerin cevabını nerede bulabileceğiz?
Artık durmalı akan yiğitlerin temiz kanı.
 Kahpelerin kalleş pusularının hesabı sorulmalı…
Ciğerimize saplanan hançerin, yüreğimize oturan kurşunun hesabı ertelenmemeli…
Bir bozgun yatağı haline getirilip vatan evlatlarının toprağa düştüğü demler, kahpelerin kalleşliklerine kurban oluyorlar. 
Yeni kınalı kuzu destanları yazılmasına sebebiyet veren satılmışların hükümranlığına son verilmelidir artık. 
Ömür törpüsü cellatlığına soyunan şerefsizlerin, içte ve dışta taşeronluk yapanlar yön vermemeli memleketimin geleceğine… 
Kış ortasında zemherili yazılar, gözlere bakar bakmaz ıslanmaya sebep oluyor ve sağın kahpe solun hain dolu olduğu demleri yaşıyorsak, asi ruhlu asillerin artık son sözü söylemesi gerekmektedir.
O son söz! Deli dolu, yüreği, karşılıksız sevgisi ile Estergon yüceliğindeki memleket sevdalılarının sözüdür.
 Bir deli sevdanın coşkun dalgalı yüce Türk milleti, sahip çıkmalı kutlu vatan ülkemizin ülkülerine…
Yere düşen yiğitlerin yürek yaraları adına….
Artık “yürü” dediğinde dağları yürüten, “dur” dediklerinde kalpleri durduran Alpaslan kükremesi sarmalı yurdun dört bir yanını. 
Bir iman ateşi sarmalı milletimizin yüreğini. Bilmeli ki kahpe eller yıkamaz bizi kalleş birliktelikleri ile…
Tarih şahit ki kanla alınan bu topraklar ve nice ateşli namlular bizim hürriyet sevdamıza halel getirememiştir hiçbir devirde…
Ülkemin bağrına düşen yiğitler!
Duamız sizinle beraber olduğu gibi sevdanız için ölümü de sizinle beraber tatmaya hazır olduğumuzu bilin ve o rahatlıkla uyuyun cennet bahçesini seyrettiğiniz gül bahçesi kabrinizde…”

BAŞKA TÜRKİYE YOK

Yine acı, yine gözyaşı, yine hüzün…
Kavramların anlamını yitirdiği demler…
Terörün içmekten doymadığı kana yine yiğit vatan evlatları kurban edildi.
Ardı arkası kesilmeden ülkeyi karıştırmak için, içerden ve dışardan, sınırlarımızdan ve coğrafyamızdan terör saldırıları hain planları ile yine devrede…
Bu eylemlerin ve eylemlerle oluşturulmak istenen kaotik durumların tahlillerinin doğru yapılması gerekmektedir.
Eğer değerlendirmelere sadece duygusal tepkilerimiz yön verirse perdenin ardındaki kirli emeller gözden kaçabilir.
Eylemlerin ilk hedefi milletin, terörle yaşamaya alıştırılmak istendiğidir. Ve bu alışma ile birlikte meselenin sayılara indirgenmesi, şehit ve yaralı sayıları üzerinden değerlendirmeye tabi tutularak direnç unsurlarının zayıflatılması arzulanmaktadır.
Ardından şehirleri yaşanmaz hale getirme gayretinin ardından terör örgütü ve örgütlerinin devleti masaya oturtarak pazarlık yapma taleplerini diretmektir.
Yine sınır ötesinde yaşanan Türk Silahlı kuvvetlerinin başarılı operasyonlarını duraksatmak amacı ile iç meselelerle uğraşılması ile sınırlardaki terör yapılanmalarının önünü açmak bir başka gaye olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ve ekonomik problemlerin artmasını temin için ticari girişimleri yıldırarak bir başka sıkıntılı cephe oluşturmanın da hedeflendiği malumdur.
Bütün bu kaos tetikçiliğine karşı sadece eleştirmekten ziyade çözüm önerilerini de ifade etmek milli bir duruşun gereğidir.
Bu düşünceden hareket ile Başka Türkiye olmadığı bilinciyle madde madde bir yol haritası çizmek gerekmektedir.
  1. Terör örgütü mensuplarına VE TERÖR ÖRGÜTLERİNE ASLA taviz verilmeyeceği, teslim olmaları halinde ve adil yargılamalar sonucunda hükümlerinin ortaya konacağı net bir şekilde ifade edilmelidir.
  2.  Her doğulunun Kürt olmadığı, her Kürt’ün Pkklı olmayacağı bilinci ile, PKK’yı Kürtlerin temsilcisi gibi görmemeli ve bu algının oluşması engellenmeli hatta bölgede söz sahibi olan memleket millet sevdalısı dini hassasiyetleri yüksek kanaat önderleri ile istişareler yapılarak bölge halkının gerçek temsilcilerinin onlar olduğu ortaya konmalıdır.
     
  3.  PKK’nın Marksist bir terör örgütü olduğu zamana ve zemine göre her tür kavramı kullanacağı- son dönemde dini literatürlere ağırlık vermesi gibi-  nihayetinde en büyük zararı bölge halkına verdiği somut belge ve bilgilerle yoğun bir çalışmayla Doğu ve Güney Doğu’da yaşayan kardeşlerimize anlatılmalıdır.
  4.  Kürtçülük yapanlara baktığımızda bir kısmının Kürtlükle hiç alakasının olmadığı ve bunların pek çoğunun daha önceki siyasal geçmişlerinde de milli-manevi değerlere savaş açan, bölücü zihniyetlere sahip oldukları ortaya konulmalıdır.
  5.  Dış destekli terörü besleyen, kışkırtan, artıran yaklaşımlar, güçler, örgütler, devletler müşahhas bir şekilde her tür yayın ve propaganda unsurları kullanılarak bölge halkına anlatılmalıdır.
  6.  Sinema, tiyatro, internet, dergi, gazete gibi iletişimin bütün birimleri ile geçmişten geleceğe kardeşlik projesinin bütün Türkiye’de birlik şuurunu pekiştirecek şekilde sunulmalıdır.
  7.   Terör örgütlerinin tamamını besleyen ekonomik damarlar kesilmeli, örgütlerin taşeron yapılanmalarına, devlet içinde yuvalanmalarına, sivil toplum adı altında faaliyetlerine izin verilmemelidir.
  8.  Kim ne söylerse söylesin ve hangi tutum içerisinde olursa olsun, hiçbir şekilde bu ülkenin bölünemeyeceği, tarihimizin ve misyonumuzun bunun en canlı şahidi olduğu düzenlenecek yoğun programlarla ülke ve bölge halkına anlatılmalı ve terör örgütlerine yönelik kararlı mücadelede bataklığı kurutacak şekilde devam etmelidir.
  9. Bütün erk sahipleri terörle verilen mücadeleye “amasız, şartsız” destek vermeli; Milli birlik siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda da inşa edilmelidir.
Çünkü BAŞKA TÜRKİYE YOK!

BİRLİKTE RAHMET AYRILIKTA AZAP VARDIR.

Hiç vaz geçmeden, daima “Birlikte rahmet ayrılıkta azap var” diyeceğiz.
Ülkemiz adına birlikten, ülkümüz adına birlikten, milletimiz adına birlikten, yarınlarımız adına birlikten söz edeceğiz.

Dört tarafta ihanet kol gezerken ve içerde de taşeronlar ayrılık ateşine odun atmaya çalışırken biz hep Şah-ı Bektaşi gibi “Bir olalım, iri olalım, diri olalım” diyeceğiz.
Bin yıldır kardeşçe yaşanan bu topraklarda gelecek bin yılı da birlikte yaşamak için, Akif gibi “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” Diyeceğiz.
Unutmayacağız Alparslan’ın duasını, Osman Gazi’nin idealini, Fatih’in Kızıl Elma’sını, Atatürk’ün hitabesini…
Yürekten bir iman ile yaşadığımız topraklara milliyetçiliğin millete karşılıksız hizmet ile olduğu bilinciyle hizmet edeceğiz.
Çünkü bu topraklar ecdadın emaneti ise milletçe de birliğimize halel getirecek tutumlardan uzak duracağız.
Nitekim, Türk milleti de bu noktada gereken hassasiyeti göstermiş, çağlar boyunca “Türk Cihan Hakimiyeti” diyerek, on asırdır da “Allah Davası” inanışı ile nesilden nesile emaneti muhafaza etmeye gayret etmiştir.
 Buradan hareket ile, Türk milletinin tarihi misyonunu ebedi bir ülkü olarak, büyük bir medeniyet mefkuresi şeklinde yarınlara taşımayı gaye edinen milletimiz de emanete liyakat noktasında vazifesini tam olarak ifa etmelidir.
 Kendilerine devredilen hak ve hakikat mücadelesini aynı hakkaniyet ile yaşamalı ve yaşatmalıdır.
Bunu yaparken de bir ahde ve vefa şuurunu unutmadan, ilim-iman coşkusu ile atiye taşımalıdır.
Evet!
Zaman, toplumun tamamını birlik ruhu ile bütünleştirecek şekilde insani, İslami, milli şuur ile kucaklama zamanıdır.
Bu şuur diri tutuldukça, milletçe bir kenetlenme sağlandıkça yarınlarımızı güvenle inşa edebileceğimiz hakikatine olan inancımızda kuvvetlenecektir.
O zaman bir kez daha hatırlatalım:
Birlikte rahmet ayrılıkta azap vardır.